 |
 |
|
|
|
Bir hastalık, o hastalığın tanısı ve tedavi süreci, doğum ve hamilelik dönemi gibi
konular hakkında bilgi edinmek istediğinizde VKV Amerikan Hastanesi Online Sağlık
Kütüphanesi’nin anlaşılması kolay ve geniş kapsamlı sağlık metinlerinden faydalanabilirsiniz.
Ancak bu kaynağı sadece sorularınızla ilgili genel bilgi edinmek için kullanmanız
gerektiğini, sonuçta mutlaka doktorunuza danışmanızın sağlığınız açısından önemli
olduğunu unutmayınız.
|
|
|
|
|
 |
 |
|
A - Ç |
 |
 |
|
D - G |
 |
 |
|
H - J |
 |
 |
|
K - N |
 |
 |
|
O - P |
 |
 |
|
R - T |
 |
 |
|
U - Z |
 |
 |
|
Ağrı
|
 |
|
 |
|
Ağrı, vücudu tehdit eden fizyolojik ve olası tehlikelere neden olan, organizmayı çoğunlukla korumaya yönelik, kitlesel deneyimlerden etkilenen, nahoş bir duygu ve çok boyutlu karmaşık bir fenomendir.
Ağrının iletimi:
Ağrı duyusu organizmanın çeşitli dokularında yerleşmiş ve masiseptör olarak tanımlanan sinir lifleri ve sonlanmalarının uyarılmasıyla başlar. Bu uyaranlar termal, kimyasal veya mekanik olabilir. Bu algılama bir ileti halinde omuriliğe, beyin sapına ve beynin duyusal alanlarına varır. Buna karşın ağrının algılanması bu kadar basit değildir. Bu uyarım omurilik arka boynuzunda ve bu yolun çeşitli bölgelerinde (beyin sapında) modüle edilir. Ağrılı uyarıların devam etmesiyle hem uyarının başladığı dokularda hem omurilikte (sensitizasyon) tanımlanan çeşitli değişiklikler oluşur ve uyaranın aynı şiddette devamı veya kesilmesiyle omurilikte sensitazyon devam ederek uyaranın beyin duysal bölgelerine akması sürebilir. Bu duruma "ağrının hafızası" adı da verilebilir.
Ağrı tipleri :
Ağrının genel olarak 3 ayrı tipi tanımlanmaktadır.
- Geçici ağrı,
- Akut ağrı,
- Kronik ağrı.
- Kronik ağrı:
Kronik ağrı belirli bir fonksiyona hizmet etmeyen doku iyileşmesi döneminden daha uzun süren, kişinin ızdırap çekmesi rahatsızlığına yol açan, genellikle medikal tedaviye cevap vermeyen, altta yatan patolojinin çoğu zaman tespit edilemediği ağrı türüdür ve üç ayı geçen bir süresi vardır. Ağrının diğer bir sınıflaması nosiseptif, nöropatik ve odiyopatik olarak ayrılmasıdır ve nöropatik ağrı burada kronik ağrı ile eş anlamlıdır. Ağrı akut ağrı veya nosiseptif ağrı olarak başlayıp bazı kişilerde kronikleşebilir. Bu yönü ile ağrı algılamaları kişiseldir ve ağrının süresi etkisi kişisel anlamı herkes için farklıdır.
Kronik ağrının özellikleri:
Patolojinin iyileşmesi için gereken dönemden daha uzun süren ağrı, hastalarda fiziksel stimülüs oranlı olamayan ağrı şikayeti anksiyete, depresyon, insomni, bilişsel ve fiziksel disfonksiyon, hastanın aile ve topluma sosyo-ekonomik yönden yüklenmesi ve yaşam kalitesinin bozulması bu tür ağrının özelliklerindendir.
Kronik ağrılı hastalıklarda özellikler:
Hastalıklarda inaktivite, fiziksel fonksiyonlar ve günlük yaşam aktivitelerinde azalma, uyku bozukluğu, aşırı yorgunluk ve aile ortamında üzerine düşeni başaramama durumu vardır. Bu hastalarda ağrıya bağlı ölüm ve sakatlık ile ağrının artacağı korkusu vardır. Bu hastalarda anksiyete mevcuttur. Sosyal topluluklara karışamama, kendini emniyette hissetmeme gibi duygular yanında kızgınlık, çabuk sinirlenme, alınganlık, bıkkınlık ve depresyon görülür. Bütün bunlar sonucu dikkati toplama ve odaklama süreci bozulur, hafıza performansı azalır ve hasta yalnız kendisine gövdesine ve ağrıya odaklanır. Bu hastaların %80'li depresyon mevcuttur ve etkisiz ağrı kontrolü sonucu depresyon gelişebileceği gibi, depresyonla gelişen fiziksel sosyal mesleki disfonksiyon hem kronik ağrının hem depresyonun etkisini arttırır. Yaşlılarda kronik ağrı daha sıktır ve daha kısa sürede mental, fiziksel sosyal bulgulara yol açar; depresyon uykusuzluk ve izolasyon daha sık ve erkendir.
Kronik ağrıda hasta-hekim ilişkileri:
Bu hastalar genellikle tatmin olmazlar, devamlı isteklerde bulunurlar, zorlayıcıdırlar, devamlı olarak ağrıları anlatırlar. İlaç ve hekim değiştirirler. Hekimler için problem hastalıklar ve hekimin birinci görevi iyi bir dinleyici olmak ve hastanın güvenini kazanmaktır.
Hekimlerin görevleri:
Önce çok iyi bir değerlendirme, fiziksel muayene ile altta yatan patolojinin olup olmadığının tespiti yapılmalı ve hastanın güveni kazanılmalıdır. Hekim psikiyatriden anlamalı ve hastanın geçmişini önceden geçirdiği fiziksel ve psikolojik travmaları ve güncel ağrının özelliklerini iyice araştırmalıdır.
Kronik ağrı tedavisinde amaçlar:
Ağrıdan doğan huzursuzluk ve inaktivite durumunun azaltılması, psikolojik durumun düzeltilmesi ve sosyo-ekonomik yükün azaltılması ana amaçlardır.
Kronik ağrıda tedavi:Tedavi medikal ve non-medikal olarak iki ana başlığa ayrılabilir. Non-medikal tedavi egzersizler, eğitim, detoksifikasyon, aile danışmanlığı ve bilimsel-davranışsal tedavi yöntemlerini kapsar. Medikal tedavi ise non-opioid analjeziklerden opioid analjeziklere kadar geniş bir alanı kapsar. Buna karşın günümüzde kronik ağrının tedavisinde çok yönlü ve kronik ağrıya katkıda bulunan tüm komponentleri içine alan multidisipliner ağrı programları önerilmektedir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Akut Bronşit
|
 |
|
 |
|
Akut Bronşit Nedir?
Bronşit, bronş adı verilen havayollarında salgı artması ve diğer değişiklikler ile ortaya çıkan enflamasyondur. En sık rastlanan tipleri akut ve kroniktir. Akut bronşit havayollarının salgı zarlarının yangısıdır.
Akut Bronşitin Nedenleri
Akut bronşit çoğunlukla bakteri ya da ürünlerine bağlı olarak ortaya çıkar. Genellikle hafif aktiviteyi az kısıtlayıcı şekilde seyreder ve tamamen geçer. Akut bronşit üst solunum yollarının viral enfeksiyonlarından sonra ya da soğuk algınlığından sonra ortaya çıkar. Kronik sinüzit ve/veya allerjisi olan hastalarda da gözükür. Pnömoni, bronşitten sonra ortaya çıkabilen bir komplikasyondur.
Akut Bronşitin Belirtileri Nelerdir:
Belirtiler kişiden kişiye değişse de sıklıkla aşağıdaki belirtiler görülür.
- Burun akıntısı
- Fenalık hissi
- Titreme
- Hafif Ateş
- Kas ağrısı
- Boğaz ağrısı
- Başlangıçta kuru öksürük
- Daha sonraları balgam çıkarma
Akut Bronşit Tanısı Nasıl Koyulur?
Akut bronşit tanısı hastalığın öyküsünün alınması ve fizik muayene ile koyulur. Pnömoni veya astım gibi hastalıkları ekarte etmek için tetkikler istenebilir. Tanıyı kesinleştirmek için aşağıdaki tetkikler istenebilir.
- Akciğer grafisi
- Kan Tahlilleri
- Kandaki oksijen miktarının ölçülmesi
- Burun ve/veya boğaz salgısından kültür
- Akciğer fonksiyon testleri
- Akut Bronşitin Tedavisi:
- Akut bronşitin tedavisi aşağıdaki faktörler gözönüne alınarak doktor tarafından düzenlenmektedir.
- Hastanın yaşı, genel sağlık durumu ile tıbbi özgeçmişi
- Hastanın ilaçlara karşı toleransı
- Akut bronşitin hastada mevcut olan diğer hastalıklar üzerine olabilecek etkisi
Akut bronşit çoğunlukla virüs enfeksiyonlarına bağlı oluştuğundan, antibiyotik tedavisi genellikle gereksizdir. Kullanılan tedaviler çoğunlukla destek tedavisidir.
Bunlar :
- Ateş düşürücü, ağrı kesiciler
- Öksürük şurupları
- Sıvı alımının arttırılmasıdır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Alerji
|
 |
|
 |
|
Normalde vücuda zararı dokunmayacak maddelere, bağışıklık sisteminin aşırı tepki vermesiyle allerji oluşur.
Allerji çok değişik belirtiler verebilir:
Sık görülen üşütme tablosu, hastalığın 1-2 hafta sürmesi ya da burunakıntısı, burun tıkanıklığı, hapşırma, sık boğazı temizleme gibi belirtilerin her yıl aynı zamanda ortaya çıkması, burun silmek, burun çekmek, geniz temizlemek, gözlerde sulanma, ağız ve boğazda kaşıntı, karıncalanma hissi, öksürük, ötme, solunum zorluğu ve diğer solunum problemleri, açıklanamayan ishal nöbetleri, karın ağrısı ve diğer barsak
sorunları.
Nedeni nedir?
Çocuklarda, allerji etkenleriyle sık ve erken karşılaşma, allerjinin gelişmesini körükler. Allerji yapabilecek (allerjenler) maddeler; solunumyoluyla, yemekle, ilaç ya da böcek sokması yoluyla kana zerk edilerek ya da deriye temas yoluyla vücuda etki ederler. Allerjiler aileseldir.
Anne-babadan birinin alerjisi olması bebeğin alerji riskini arttırır.
Sık görülen allerjenler:
- Polen (ağaç, çimen)
- Küf
- Ev tozu akarları
- Köpek tüyü ve tükrüğü (kedi, tavşan gbi tüylü hayvanlar)
- Endüstriyel kimyasal maddeler
- Bazı besin ve ilaçlar (inek sütü, yumurta, fıstık, soya, buğday, mısır)
- Böcek sokmasıyla alınan zehirler
- Latex içeren giysiler, oyuncaklar, balonlar, çorap lastiği, vb.
Sık görülen allerjiler:
Astım
Etken: Sigara, viral enfeksiyonlar, polen, küf, ev tozu akarı, tüylü hayvanlar,soğuk hava, ani hava değişiklikleri, egzersiz ve stres.
Belirtiler: Öksürük, ötme, solunum zorulğu, aktivite ve zorlanmayla öksürük, göğüste sıkışıklık.
Saman nezlesi
Etken: Ağaçlardan gelen polen, çimen veya otlar.
Belirtiler: Burun tıkanıklığı, hapşırma, burun akıntısı, ağızdan nefes almak, burun kaşıntısı, göz altında kızarıklık, şişlik.
Besin allerjisi
Etken: Sıklıkla fıstık, yumurta, süt, fındık, soya, balık, buğday, bezelye, karides vb. deniz ürünleri.
Belirtiler: Kusma, ishal, döküntü, egzema, hırıltılı solunum.
Egzema (atopik dermatit)
Etken: Bazen besin allerjileriyle artan, bazen de allerjenler, terleme, tahriş edici maddelerle ortaya çıkan durumdur.
Belirtiler: Dirsek içlerinde, boyun ve bacak katlarında görülen kuru, kızarık, kaşıntılı döküntü. Bebeklerde; yanaklarda, kulak arkasında, bacaklarda ve uylukta.
Ürtiker
Etken: Bazı yiyecekler, viral enfeksiyonlar ve ilaçlarla (aspirin, penisilin) oluşan kırmızı halka şeklinde döküntülerdir.
Belirtiler: Etrafları daha soluk olan yuvarlak kırmızı döküntüdür. Değişik vücut kısımlarında olabilir ve yer değiştirebilirler.
Kontakt dermatit
Etken: Kozmetikler, parfüm, ev deterjanları.
Belirtiler: Kırmızı, kaşıntılı kabarıklıklara neden olabilir. Allerjenle temas halinde artar.
Allerji ilk ne zaman çıkar?
Bazı çocuklarda; bebeklikte, bazılarında da ergenlikten sonra ortaya çıkabilir. Egzemanın erken belirtileri ilk yıllarda ortaya çıkar. Astım, saman nezlesi olan çocuklarda, anaokulunda ya da ilkokul yıllarında belirti verir. Ergenlikte belirtiler azalabilir. Erişkin yıllarında da devam
edebilir.
İlaç tedavisi yararlı mı?
Allerji ve astımın tedavisinde kullanılan birçok ilaç vardır.
Antihistaminikler, dekonjestan, kortizon ve türevleri ve immunoterapi denen aşılama tedavisi doktorunuzun önerisiyle kullanılabilir. Yan etkileri konusunda doktorunuzdan bilgi almayı unutmamalısınız. Belirtiler geçmez, yan etkileri okul, uyku gibi aktiviteleri engellerse doktorunuzu arayın.
SÜT allerjisi:
Gerçek süt allerjisi %1 sıklığında görülür. Süt allerjisinden şüpheleniyorsanız, doktorunuzla konuşun, ailenizden birinin allerji hikayesi olup olmadığından bahsedin. Aşağıdaki belirtiler görüldüğünde mutlaka doktorunuza haber verin.
- Solunum zorluğu
- Morarma
- Solukluk ve halsizlik
- Başta ve boyunda şişme
- Kanlı ishal
Süt allerjisini önlemenin en iyi yolu, bebeği olabildiğince uzun süre anne sütüyle beslemektir. Anne sütü alanların, çok azında süt allerjisi gelişir. Ek gıdalara geçildiğinde, her yeni besini bir iki hafta aralarla tanıştırmalı ve allerji belirtilerine dikkat edilmelidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Alkolün Etkileri
|
 |
|
 |
|
Alkol kullanımının nörolojik komplikasyonlara yol açtığı, hippocrates zamanından bu yana literatüre konu olmuş bir gerçektir. Alkolün, beyin ve çevre sinir sistemi üzerindeki etkilerini araştıran deneysel çalışmalara ilişkin sonuçlar ise 1700'lü yıllardan günümüze dek yazıla gelmiştir.
Alkolün nörolojik komplikasyonlarının hangi mekanizma ile geliştiği tüm ayrıntıları ile bilinmemekle birlikte genetik ve çevre etmenlerinin alkolizm ile birleşerek bir rol oynadığı görüşü yaygınlık kazanmış durumdadır. Alkol kullanımına bağlı beslenme bozukluğu ve elektrolit dengesizliğinin de nörolojik komplikasyonlarının ortaya çıkmasında etkisi olmakla birlikte, (oranları ile) komplikasyonların gelişme alkol kullanım süresi ve düzeyi arasında da hala açık bir bağlantı kurulamamıştır. Deneysel çalışmalarda alkolün sinir hücresi kılıfı fonsiyonlarında yarattığı değişiklikler gösterilmekte, bu patalojik değişikliklerin düzeyi ile klinik veriler arasında da orantılı bir ilişki olmadığı görülmektedir. Kesin olan bilgi, alkolün beyin kabuğundan iskelet kasına kadar olan herhangi bir düzeyde santral ya da çevresel sinir sistemini etkileyebildiğidir. Bu etkilenim akut ya da kronik alkol kullanımı ya da alkol yoksunluğu durumunda değişik klinik gösterilerle karşımıza çıkmaktadır:
Akut alkol intoksikasyonu: Alkolik olan ve olmayan kişilerde belirtilerin ortaya çıkışını sağlayan kan konsantrasyonu değişiklik göstermekle birlikte klinik gösteriler her iki grupta da aynıdır. Erken bulgular öfori, mood değişiklikleri, sosyal orientasyon un ortadan kalkması ılımlı dengesizlik, nistagmus, konuşmada peltekleşme, kızarıklık, çarpıntı ve göz bebeklerinin genişlemesidir. Alkolün kan düzeyinin yükselmesi ile santral sinir sistemi depresyonu, koma, refleks kaybı, solunum yüzeyelleşmesi ve tansiyon düşmesi gelişir.
Alkol yoksunluğu belirtileri:
Kronik alkol kullanımının süresi ve düzeyi ile ilişkili olarak sıvı alkol alınımını izleyen saatler ve günler içinde huzursuzluk, titreme, çarpıntı, kızarıklık, refleks artışı epilepsi nöbetleri, delirium hali gelişebilir.
Kronik alkol kullanımında karşımıza çıkan SSS komplikaryonları:
Kronik alkol kullanımında gelişen sss komplikasyonlarında patalojik bulgular sinir hücresi kaybı, hücre kılıfında boğulma, meninkslerde kalınlaşma ve opaklaşma, hidrosefari ile karakterizedir. SSS'nin hangi bölgesinde yoğun ise klinik bulgular o bölgenin fonksiyon kaybı olarak karşımıza çıkar. Alkol almanın sonlandırılması, vitamin b1 desteği, elektrolit bozuklukların giderilmesi klinik ilerlemeyi durduran ve bazen de iyileşmeyi sağlayan yöntemlerdir.
Alkolik nöropati: Alkolün nörolojik komplikasyonları içinde en çok karşımıza çıkanıdır. Kol ve bacaklarda güçsüzlük, ağrı, nahoş hisler, kas krampları, uyuma ve yürümede dengesizlik, yanma hissi ile kendini gösterir. Alkol kullanımının kesilmesi ve vitamin desteği ile yakınmalarının ilerlemesi durdurulur, seyrek olarakta düzelme görülebilir.
Alkolik nekrotizan myopati: Ağır alkol kullanımını izleyen 1-2 gün içinde gelişebilen ağrılı, asimetrik ya da fokal tutulum gösteren kas zaafı ile karakterizedir. Kalp ve böbrek fonksiyonlarında da bozukluklara yol açabileceğinden acil tedavi gerektirir.
Kronik myopati: Alkolik kişilerde haftalar, aylar içinde gelişebilen her iki bacak kaslarında zaaf ile seyreden bir klinik tablodur. Alkol kullanımına son verilebilmesi ve diyetin düzenlenmesi ile aylar içinde bir düzelme sağlanabilir.
Alkol-inme ilişkisi: Hem akut alkol infeksikaryonunun hem de kronik alkol kullanımının inme riskini artırdığı bilinmektedir. Fizyoterapatolojik makenizmalar net açıklanamamış olmakla birlikte hipertansiyon, kardiyolojik aritmiler, kardiyomyopati, sigara kullanımı, trombositoz ve hiperkoagülabiliteye yol açarak inme riskini arttırdığı varsayılmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Alzheimer Hastalığı
|
 |
|
 |
|
Alzheimer Hastalığı, 50 yaşından itibaren yavaş bir seyirle her iki cinste de ortaya çıkabilen genetik-ilişkili bir beyin hastalığıdır. Hastalığın en sık ortaya çıkış tarzı tekrarlayıcı bellek kusurlarıdır. Hasta adayı bu kusurların farkındadır ama önüne geçemez. Bir süre sonra bu durum yakınları tarafından farkedilir. Bu aşamada yapılan başvurularda hastalığın erken tanısı mümkündür. Erken tanı da tedavi ve ilerlemenin kontrolu için imkanları arttırır. İlerle-yen hastalıktaki bulgular üç ana grupta toplanır. Bunlar;bellek problemleri, davranış problemleri ve gündelik yaşamı idame problemleridir. Bellek problemi daha çok yakın dönem içinde öğrenilenlerin unutulması ve yeni şeylerin yeterince öğrenilememesi biçiminde ortaya çıkar.
Buna karşılık, hastaların çoğu eski olayları net biçimde hatırlıyabilirler. Davranış problemleri kendi içinde iki gruba ayrılır. Bunlar;depresif ya da ona benzeyen yakınmalar ve ajitasyon, irritasyon, paranoya gibi daha aktif davranış bozuklularıdır. Hastalarda gündelik yaşam aktiviteleri giderek etkilenir. Bunlar arasında evde anahtar unutma, yemeğin altını yakma, alışverişte yaşanan karışıklıklar ve kişisel temizlik ve hijyene özen gösterememe gibi bozukluklar vardır.
Alzheimer Hastalığı tüm dünyada en sık raslanan bunama hastalığıdır. Her Alzheimer'li bunama belirtileri gösterir ama her bunama Alzheimer Hastalığı değildir. Çünkü bunamaya neden olan ve Alzheimer'le karıştırılabilecek diğer nedenler de mevcuttur. Bunların bir bölümü tedavi imkanları Alzheimer gibi sınırlı hastalıklar olmakla birlikte bir bölümü de tedavisi mümkün durumlardır. Depresyon, tiroid hastalığı, B12 vitamin eksikliği, bazı ilaç etkileşimleri Alzheimer'e benzer tablolar yaratırlar ve bunların tedavisi mümkündür.
Alzheimer Hastalığına yol açan kromozom anormallikleri saptanmıştır. Bunlar 1,14,19 ve 21 kromozomlarla ilgilidir. Kromozom 12 ise şüphelidir. Bu kromozomlardan kaynaklanan anormal proteinler tanımlanmıştır. Bu gelişmeler sonucunda beyinde 50 yaşları gibi erken ya da 80 yaşları gibi geç yaşlarda bazı anormal gelişmeler yaşanmaya başlar. Bunlar beyin kabuğundaki hızlı erime, beyin sıvısında artma ve beyin dokusunda anormal proteinlerin yarattığı plak oluşumlarıdır.
Alzheimer Hastalığının tedavisinde son yıllarda büyük gelişmeler olmuştur. Bu tedavileri iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlar bellek bozukluğuna yönelik tedaviler ve davranış bozukluklarına yönelik tedavilerdir. Bellek bozukluğuna yönelik tedavilerde esas, beyinde bellek sistemiyle ilgili ana madde olan asetilkolinden daha fazla yararlanma tedavisidir. Bu konuda ülkemizde ileri ülkelerin imkanları mevcuttur. Davranış bozuklukları arasında sık görülen depresyon ve psikotik bulgular içinde durum aynıdır.
Alzheimer Hastalığının tanısında genellikle geç kalınmaktadır. Bu da tedavi imkanlarını kısıtlamaktadır. Son yıllardaki tecrübelerim erken tanı konulan hastalarda ilerleme hızının kontrol altına alınabildiğini göstermektedir. Erken tanının konulabilmesi için de sadece bellek yakınmasının olduğu aşamada doktora başvurmak ve gerekli incelemelerden geçmek gerekir. Hastalık şüphesi duyulan durumlarda önleyici tedaviye başlamak yararlıdır.
Prof.Dr.Oğuz TANRIDAĞ
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Amerikan Hastanesi’nde Yaptırabileceğiniz Check-up Paketleri
|
 |
|
 |
- Erkek/Kadın 45 Yaş Altı Check-Up
- Erkek 45 Yaş Üstü Check-Up
- Çocuk Check-Up (14 Yaş Altı)
- Kadın 45 Yaş Üstü Check-Up
- Kardiyolojik Check-Up 'Lar
- Sigara İçenler İçin Check-Up (Kadın)
- Sigara İçenler İçin Check-Up (Erkek)
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Amerikan Hastanesi'nde Check Up Süreciniz Nasıl Geçer?
|
 |
|
 |
|
VKV Amerikan Hastanesi'nde Check-Up Süreci
Check-Up, sabah saat 9.00'da başlayıp, saat 12.00 gibi biter. Yalnızca olağanüstü durumlarda Check-Up süreci uzayabilir.
Erken tanı amacıyla ya da Check-Up yaptırmak için V.K.V Amerikan Hastanesi'ne başvuran sağlıklı bireylerin kısıtlı zamanlarını etkin şekilde kullanabilmek ve nitelikli hizmet sunabilmek amacıyla hastane binasının bir katı tamamen Check-Up ünitesi olarak ayrılmıştır. Check-Up için daha önceden mutlaka randevu alın.
Sabah aç karnına gelen hasta ilk olarak doktoruyla görüşür. Bu aşamada kişinin şikayetleri ve diğer bilgiler detaylı bir şekilde kaydedilir ve daha sonra tepeden tırnağa tam bir fizik muayeneden geçirilir. Bunu takiben, hastanın tetkik sonuçları, tansiyon, nabız, ateş, boy, kilo gibi vital bulguları, solunum fonksiyon testleri ve doktor muayeneleri Check-Up biriminde, son derece rahat bir atmosferde gerçekleştirilir. Kan alımından hemen sonra Check-Up için gelen kişiye, yaklaşık 12 saattir aç olduğu için, kliniğimizde küçük bir kahvaltı ikram edilir.
Check-Up sonuçları, ilk muayenenin iki gün sonrasına verilecek bir kontrol randevusuyla karşılıklı olarak değerlendirilmekte, sorumlu doktor, laboratuvardan, radyoloji departmanından, EKG'yi inceleyen kardiyologdan ve diğer ilgili uzmanlardan gelecek tüm raporları inceleyip, kendi bulgularıyla birleştirerek kişiye tavsiyelerde bulunulmaktadır. Bu sonuçlarda normal dışı bulgular varsa, bunlar daha ayrıntılı yöntemler ve laboratuvar tetkikleriyle araştırılmakta ve kişinin hastanenin diğer klinik ve birimlerine yönlendirilmesi de sağlanmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Antibiyotik Kullanımı
|
 |
|
 |
|
Antibiyotikler bakterilerin yol açtığı enfeksiyon hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan ilaçlardır. Ya bakterileri öldürerek ya da çoğalmalarını durdurarak etki ederler. Tıp tarihinde mucizevi yeri olan bu ilaçların ilki penisilindir. Antibiyotikler, kulanımı en fazla istismar edilen ilaçların başında gelmektedir.
Antibiyotikler hangi durumlarda kullanılmalıdır?
Bu ilaçların uygunsuz veya gereksiz kullanımının son derece ciddi sonuçları olabilmektedir. Bunların en önemlisi olarak da bakterilerin bu ilaçlara karşı direnç geliştirmesi sorunuyla karşılaşmaktayız. Tahmin edilebileceği üzere, bu dirençli bakterilerle ortaya çıkan enfeksiyonların tedavisi de oldukça güç olmaktadır. Gerek dirençli bakterilerin ortaya çıkması, gerekse birtakım ciddi allerjik ve toksik yan etkilerinin görülebilmesi nedeniyle antibiyotikler, mutlaka bir hekimin önerisi ve kontrolüyle kullanılmalıdır. Penisilin grubu antibiyotiklerin kullanımıyla zaman zaman öldürücü olabilecek allerjik yan etkilerin ortaya çıkabileceği bilinmektedir. Bu nedenle bu ilacı ilk kez kullanacak kişilere mutlaka kullanım öncesi alerji testi yapılmalıdır. Allerjik reaksiyonların test için verilecek çok küçük dozlarda bile ortaya çıkabilmesi nedeniyle, testin gerekli acil yardım için yeterli ekipman ve sağlık ekibinin bulunduğu bir merkezde yapılması hayati önem taşımaktadır. Her ateş yükselmesi enfeksiyon anlamına gelmediği gibi, her enfeksiyonun etkeninin de bakteriler olması gerekmez. Bu nedenle, örneğin virüs denilen farklı mikroorganizmaların neden olduğu grip gibi ateşli enfeksiyonlarda antibiyotik kullamının tedavi edici bir etkisi olmayacaktır. Eğer kullandığınız ilaç yanlış seçilmişse doğal olarak hastalıkta herhangi bir iyileşme de görülmeyecektir.
Antibiyotiklerin yan etkileri var mıdır?
Antibiyotikler her ne kadar mucize ilaçlar olsalar da her ilaç gibi yan etkileri ortaya çıkabilmektedir. Bu yan etkiler ağır alerjik reaksiyonlardan, karaciğer veya böbrek toksisitesine kadar farklı şekillerde görülebilir. Doktorlar, bu yan etkiler konusunda mutlaka bilgi vermeli, hastalar da soru sormaktan kaçınmamalıdır. Ayrıca her ilacın bir diğeriyle etkileşme ihtimali olduğu için - bu etkileşme yan etkilerin ortaya çıkması veya ilacın etkisinin artması ya da azalması şeklinde olabilir- hasta kullanmakta olduğu başka bir ilaç varsa bu konuda doktorunu bilgilendirmelidir. Antibiyotiklerin vücuttan atılımı çok büyük oranda karaciğer veya böbrek “yolu iledir”. Bu nedenle, karaciğer veya böbrek hastalarında bazı antibiyotikler kulanılamaz veya olağan dozlarda değişiklik yapmak gerekir. Aksi halde, var olan hastalığın ağırlaşması veya ilacın yan etkilerinde artma gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkabilir. Sonuç olarak, antibiyotiklerin mutlak olarak bir hekim önerisiyle ve kontrollü olarak kullanılması gerekir. Aksi taktirde, antibiyotiklerin basit bir ağrı kesici gibi eczanelerden alınıp, kontrolsüz kullanıldığı ülkemizde dirençli bakterilerle ortaya çıkan enfeksiyonlar giderek artacak, tedavileri de giderek daha güç ve pahalı olacaktır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Astım
|
 |
|
 |
|
Astım Nedir?
Astım bronşların kronik yangısal bir hastalığıdır. Bu kronik enflamasyon sonucunda insanlarda tekrarlayan öksürük nöbetleri, hırıltılı solunum, nefes almada zorluk ortaya çıkar. Bronşlar çeşitli allerjenlere, kimyasallara, sigara dumanına, soğuk havaya ve egzersize duyarlı hale gelirler. Bu uyaranlar ile karşılaştıklarında bronşlarda ödem, kasılma ve salgı oluşması meydana gelir. Ortaya çıkan solunum sıkıntısı ya kendiliğinden ya da ilaçlarla kaybolur.
Astım tedavisi uygun şekilde planlandığı ve kullanıldığı zaman bu yangı azalır; yakınmalar ve astıma bağlı problemlerin çoğu kaybolur.
Astım Ne Zaman Düşünülmeli?
- Göğüste tekrarlayan hırıltı.
- Özellikle sabaha karşı veya sabah ortaya çıkan kuru, inatçı öksürük,
- Gece öksürük veya nefes darlığı ile uyanma,
- Merdiven çıkma, hızlı yürüme, koşma gibi eforlardan sonra öksürük ya da hırılltılı solunum,
- Bazı mevsimlerde ortaya çıkan nefes darlığı,
- Allerji yapan maddeler ve/veya kimyasal irritanlar ile karşılaşıldığında ortaya çıkan öksürük, hırıltı solunum veya nefes darlığı,
- Sık "göğüse inen" nezle olunduğunda astım olasılığı akla getirilip, doktora başvurulmalıdır.
Astım Niçin Tetkik Edilmeli?
Astıma yönelik tetkikler kriz anında veya krizi izleyen günlerde yapılmamalıdır.Bu tetkikler, kişinin iyi olduğu dönemlerde yapılmalıdır. Bu tetkikler sonucunda üç soruya yanıt verilmelidir:
Gerçekten Astım mı?
Bronş darlığının ilaçlar ile ne derece düzeldiğinin saptanması: Nefes açıcı ilaç öncesi ve sonrası solunum foksiyon testi yapılarak belirlenir.
Bronşlarda, krizler arasında darlık oluyor mu?
Bronş akım hızlarının ölçülmesi: Tepe Akım Hızı'nın bir cihaz ile ölçülmesi
Ortaya çıkartan faktörler neler?
Bu faktörlerin belirlenmesi
Astımı Ortaya Çıkaran Faktörler Nelerdir?
Çevresel Faktörler:
Dış çevre: Polenler, hava kirliliği
İç Çevre:
- Ev içindeki hayvanlar, kimyasal maddeler.
- İşteki kimyasal maddeler, buharlar.
Kriz Başlatan Faktörler:
Allerji: Allerjinin belirlenmesindeki ilk adım, hastanın iyi sorgulanmasıdır. Yakınmaların mevsimler ile ilgisi, evcil hayvan varlığı, rutubet, ev tozu akarları (halı,yün veya pamuk yatak, yorgan), mesleki etkenlerin belirlenmesi önemlidir. Ayrıca kişide saman nezlesi, cilt allerjileri, besin allerjisi olması, ailesinde allerji, astım öyküsü olması önem taşır.
İkinci adım, allerji cilt testleri ile etken maddelerin saptanmasıdır. Bu testler uzman doktor tarafından uygulanmalı ve yorumlanmalıdır. Ev tozu akarları, ağaç polenleri, ot polenleri, küf mantarları, evcil hayvanlar standart olarak test edilmektedir. Daha sonra allerji düzeyini belirlemek amacı ile detaylı kan tetkikleri yapılır.
Egzersiz: Egzersiz astımı bir efor yapıldıktan sonraki dakikalarda ortaya çıkar, öksürük ve hırıltılı solunum ile kendini belli eder. Özellikle gençlerde hızlı yürüme, koşma sonucunda ortaya çıkar. Egrezsiz öncesi nefes açıcı ilaç alımı ile önlenir.
Enfeksiyonlar: Üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında astım atakları gelişebilir. Özellikle viral enfeksiyonlar bu ataklardan sorumludur.
Sinüzit: Astımlı hastalarda sinüs hastalıkları görülür. Sıklıkla bakterilerin neden olduğu sinüzit saptanır.
Aspirin: Değişik bir astım türü aspirin grubu ilaçlar ile tetiklenen ve burun da polipler ile birlikte görünen, SAMTER SENDROMU denen astımdır. Bu grup hastalara aspirin ve non-steroid antienflamatuar ilaçlar yasaklanmalı, burun polipleri ameliyat edilmelidir.
Mide Asidi: Mideden başlayıp göğüse doğru çıkan şiddetli yanma ve ağrı mide asidinin yemek ve nefes borusuna kaçtığının göstergesidir. Özellikle yemeklerden sonra ortaya çıkar, yatar pozisyonda ve öne doğru eğilince artar; bazen öksürük ve hırıltı solunuma neden olur. Bu duruma reflü denilir ve astımı tetikleyen etkenlerdendir.
Meslek: Astımların %5-10'u mesleki astımdır. Özellikle otomobil boyacıları, kimyasal madde kullanılan laboratuvarlarda çalışanlar, kuaförler de görülür.
Hava kirliliği: Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde öksürük ve hırıltılı solunum daha sık görülür. Astım hastalığının ortaya çıkması sıklaşır.
İrritan Maddeler: Böcek ilaçları, solvanlar, boya spreyleri, amonyak veya klorhidrik asid buharı astım krizi ortaya çıkartır.
Rutubet: Ev tozu akarları ve küf mantarları rutubetli ortamlarda sık görüldüğünden, allerjik astım oluşmasında rutubetin rolü büyüktür.
Psikolojik Faktörler: Heyecan, sıkıntı gibi durumlarda hastaların yakınmalarında ve özellikle nefes darlığında artış olur.
Astım Tedavisi
Astım hastasının normal yaşantısını sürdürmesi gerekmektedir. Gece yakınmalarının olmaması, olabildiğince az sayıda astım krizi veya atağı ortaya çıkması, acil olarak hastaneye başvurmamak, atak halinde nefes açıcı ilave ilaç kullanımına ihtiyaç olmaması,, fizik aktivitelenin sınırlanmaması, solunum fonksiyonlarının olabildiğince normalleştirilmesi , ilaçların yan etkilerinin olmaması ancak uygun bir idame tedavisi ile mümkündür.
İdame tedavisinde öncelikli olarak solunum yolu ile alınan sprey veya toz halinde uzun etkili bronş açıcılar ve kortizon kullanılmaktadır. Bu ilaçlar hamilelerde de kullanılabilir. Belirli hasta gruplarında, standart allerjen ekstreleri, uzman doktor tarafından uygulanan aşılar da kullanılabilir. Önemli olan astım ile birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Ateş
|
 |
|
 |
|
Çocuğunuz, size her zaman alıştığızdan daha sıcak geliyorsa, ısısını ölçerek tam bir ölçüm yapmanız gerekir. Genellikle ateş olarak kabul edilen, derece 38 C'nin üzerindeki değerlerdir. Çocuğunuza dokunduğunuzda, cildinin size sıcak gelmesi, her zaman onun ateşi olduğunu göstermez.
Kulaktan mı? Dil altından mı? Popodan mı? Koltuk altından mı?
Bu dört yer de, kabul edilir ateş ölçme noktalarıdır. Koltuk altı ölçümleri diğer ölçümlere göre 0.5 derece daha düşüktür. 2 - 2,5 yaşından küçük çocuklarda dil altından ölçüm yapmak, teknik olarak biraz zordur. Civalı cam derece kullanmayınız. Elektronik derecelerin ölçüm süresi 3-4 dakikadır. Kulak dereceleri saniyeler içinde güvenilir ölçümler yapabilmektedir. Ancak ucunun bebeğinizin kulak kanalına iyi oturduğundan emin olmanız gerekir.
Mutlaka, rahat kullanabileceğiniz bir dereceniz olmalı. Bu derece ile, çocuğunuz ateşli değilken birkaç sefer ölçüm yapmalısınız.
Kaç derece yüksektir?
Her seviyedeki ateş tehlikeli sayılmaz. Kabul edilen ateş sınırları şöyledir:
Ateşsiz: 34,4 - 37,9 Ateşli: 38,0 - 39,9 Yüksek ateşli: 40,0 ve yukarısı
Üç aydan ufak bebeğiniz ateşlenirse:
Yenidoğan dönemindeki bebeklerde enfeksiyonla savaşma yeteneği kısıtlı olduğundan ciddi enfeksiyonlar gelişebilir. Bebeğin ateşi 38' in üzerine çıkarsa, acilen doktorunuzu arayın. Doktorunuza danışmadan bebeğinize ilaç vermeyin. Çocuğunuzu tam teşekküllü bir hastanenin acil bölümüne de götürebilirsiniz.
Üç aydan daha büyük çoçuklar için:
Ateş, vücudun enfeksiyonlarla savaşma yöntemlerinden biridir. Çocuğunuzun her ateşi çıktığında, doktoru görmenizi gerektirecek bir durum olmayabilir. Dikkatli olmak koşuluyla, kendi başınıza da çocuğunuzun ateşini kontrol altına alabilirsiniz.
Aşağıdaki durumlarda doktorunuzu acilen arayınız:
- Eğer çocuğunuzun ateşi 40,0 derece ve yukarısı ise.
- Eğer çocuğunuz çok hastaysa veya açıklayamadığınız hastalık belirtileri taşıyorsa.
- Eğer çocuğunuz bir şey içmek istemiyor, durmadan ağlıyor veya çok halsiz görünüyorsa.
- Eğer çocuğunuz ateşli havale geçiriyorsa. Ateşli havale, genelde çocuğunuzun ateşi normalden çok yüksek ise görülür. Havale anında çocuğunuzun elleri ve ayakları şiddetli bir şekilde sallanmaya başlar ve gözleri arkaya doğru kayabilir. Ateşli havale genellikle 1-5 dakika sürer. Çocuğunuzun elinin veya kolunun birkaç kere sallanması, onun havale geçirdiği anlamına gelmez.
Aşağıdaki koşullarda doktorunuzu arayınız :
Eğer orta dereceli ateş (38,0 - 39,9) 24 saatten daha uzun sürerse ve ateşten başka burun akıntısı veya öksürük gibi başka hastalık belirtileri yoksa. (Bu durumda ateşin nereden kaynaklandığını bulmak gerekebilir.)
Eğer ateşi orta derecede, 48 saatten (2 tam gece ve gündüz) daha uzun sürer ve ateş düşürücü ilaçlarla bile düşmezse.
Ateşi nasıl düşürebilirsiniz ?
Hatırlayacağınız gibi, eğer çocuğunuz üç aydan daha küçükse hemen doktorunuza başvurmanız gerekir. Ancak bu arada bebeğin üzerini açarak bekleyin ve 15 dakika sonra tekrar ateşini kontrol edin.
Eğer çocuğunuz üç aydan büyükse aşağıda verilen bilgileri okuyunuz :
- Çocuğunuzun üstünü açın: Çocuğunuzun ateşi çıkarken titremesi son derece normaldir. "Üşüttüğü için ateşi çıktı" diye üzerini örtmeyin. Kalın giysiler, vücut sıcaklığını dışarı geçirmeyerek çocuğunuzun ateşinin daha da yükselmesine neden olur. Eğer çocuğunuz titriyorsa, onu bir çarşaf veya ince bir havluya sarın.
- Ilık Duş: Üzerini açmanıza rağmen çocuğunuzun ateşi 39 derecenin üzerine çıkıyorsa hemen doktorunuzu arayın. Bu arada ısıyı hızla düşürmenin bir yolu da, ılık duşa sokmak veya ılık ıslak havlu ile kompres yapmaktır. Çocuğunuza ılık duş yaptırırken aşağıdaki talimatları uygulamaya özen gösterin.
Küveti ılık su ile doldurun.
- Çocuğunuzu 15 dakika suyun içinde oturtun. Arkaya doğru yatmasına izin vermeyin. Suyu çocuğunuzun kafasından aşağı dökmeyin.
- Bir süngeri ıslatarak, onu çocuğunuzun vücudunun etrafında gezdirin.
- Büyük bir havluyu ılık su ile ıslatıp tüm vücudunu havluya sarın. Sadece eklem yerlerine ılık su ile kompres yapmak yetersiz kalır.
- Kesinlikle alkollü kompreslerle, ateşi düşürmeye çalışmayın.
- Çocuğunuz titremeye başladığı zaman, onu küvetten çıkarın ve bir havlu veya ince bir çarşafa sarın.
- İlaç Tedavisi: Lütfen ilaç tedavisi için doktorunuzu arayınız.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Baş - Boyun Kanserleri
|
 |
|
 |
|
Baş boyun kanserleri tüm kanserlerin yüzde 5-7'sini oluştururlar. Baş boyun kanserlerinin yaklaşık yüzde 25'ini de gırtlak kanserleri oluşturur. Bunu dil kanseri yüzde13, dudak kanseri yüzde 11, yemek borusu kanseri yüzde 10 oranları ile izler. Bu kanserlerin teşhisi erken dönemde koyulduğu takdirde çoğunu tedavi etmek mümkündür. Ne şans ki, çoğu baş boyun kanser türü erkenden belirti verirler. Unutmayalım ki, baş boyun kanserlerinde erken teşhis başarılı tedaviyi de beraberinde getirir.
Baş-boyun kanserlerinin belirtileri nelerdir?
Baş boyunda başlayan kanserler genellikle vücudun başka bir yerine sıçramadan lenf düğümlerine sıçrarlar. Boyunda iki haftadan fazla duran bir şişlik varsa vakit geçirmeden doktorunuza görünün. Tabii ki, tüm yumrular kanser değildir. Ama boyundaki bir yumru; ağız, göğüs, gırtlak, tiroid, lenfoma ya da kan kanserinin ilk belirtisi olabilir. Bu tip yumrular ağrısız ve büyümeye yatkındırlar. Kitlenin belirdiği zamandan bu yana geçen sürede boyutunda ve görünümünde ortaya çıkan değişiklikler, kitlenin büyüme hızı, kıvamındaki değişiklikler ve kullanılan antibiyotik tedavisine verdiği cevap önemlidir. Ayrıca bu değişikliklerle birlikte koku alma bozukluğu, burun tıkanıklığı, yutma güçlüğü, burun kanaması, boğaz ağrısı, kan tükürmek, kulak ağrısı gibi bulgular önem kazanmaktadır. Gırtlaktaki çoğu kanser seste değişikliğe neden olur. Seste üç haftadan uzun süren kısıklık, boğukluk veya başka bir değişiklik olursa doktorunuza başvurun. Ağız veya dildeki bir çok kanser türü iyileşmeyen bir ağrı ve şişmeye yol açar. Bu değişiklikler genelde ağrısızdır, ancak iltihaplanırsa ağrı oluşabilir. Boyundaki bir yumruya eşlik eden ülser veya şişme varsa dikkatli olunması gerekmektedir. Kan tükürmek, kanser dışında bir nedenle olabilir. Ama burun, ağız, göğüs ve akciğer kanserleri kanamaya neden olabilmektedir. Tükürük veya balgamda bir kaç günden fazla süren kan olması durumunda doktora müraacat etmek gerekmektedir. Göğüs ve yemek borusu kanserleri yutmada zorluk yaratabilirler. Genelde katı yiyeceklerde kendini gösterirler.
Saydığımız tüm bu belirtiler kanser olmadan da ortaya çıkabilir. Ama ne olursa olsun eğer bu belirtiler oluşursa doktorunuza görünmenizde yarar vardır.
Eğer erken fark edilirse, baş boyun kanserlerinin çoğu kolayca tedavi edilebilir.
Baş boyun kanserindeki kitlenin kötü olması olasılığını arttıran faktörler şunlardır:
- Hastanın 40 yaşın üzerinde olması
- Fazla sigara kullanımı
- Fazla alkol kullanımı
- Kitlenin ağrısız olması
- Solunum yollarında tıkayıcı belirtiler
- Üç haftadan uzun süren ses kısıklığı
- Üç haftadan uzun süren boğaz ağrısı,yutkunma ile kulağa yansıyan ağrı
- İyileşmeyen yaralar
- Radyasyona maruz kalma
- Baş boyun bölgesinde daha önce oluşmuş bir kanser durumu.
Kanserlerin en sık görüldüğü yaş grubu 50-60 yaşlar arasıdır. Bir boyun kitlesi bir çocukta büyük çoğunlukla iyi huylu iken, erişkinde ise yine büyük çoğunlukla kötü huylu çıkmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Bebeğim Normal Duyuyor mu?
|
 |
|
 |
|
Son yıllara kadar çocuklarda işitme kayıplarının olup olmadığı ve ne derecede işittiği ile bilgiler, özellikle çocuk belirgin cevaplar verme yaşına gelene kadar elde edilemezdi. Bu yüzden doğuştan işitme kusuru olan çocuklarda, konuşma gecikeceğinden bu hastalık daha uzun süre teşhis edilemeden kalıyordu. Ancak günümüzde tıp alanındaki teknolojik gelişmeler, bize çocuk doğar doğmaz işitmesi ve işitme düzeyi konusunda bilgi verir hale geldi.
Ebeveynler olarak hangi durumlarda çocuğumuzun işitmesinden endişe etmemiz gerekir?
Gebelik esnasındaki etkenler:
- Anne gebelik sırasında ateşli bir enfeksiyon (kızamık, kızıl, su çiçeği, vb.) geçirmişse,
- Anne alkollü içecekler kullanmışsa,
- Ailede bir ya da birden fazla kişide hayatın erken dönemlerinde ortaya çıkan işitme kayıpları varsa.
Yenidoğan bebeğin ilk 28 günü içinde:
1500 gramın altındaki bebeklerde,
yüzde normal olmayan görünüm (herhangi bir konjenital anomaliyi düşündüren) varsa,
- Doğuştan sarılığın olması ve kan değişimi uygulanması halinde,
- Bebeğin beş günden fazla yoğun bakım ünitesinde kalması halinde,
- Damardan antibiyotik verilmiş ise (öellikle gentamisin,streptomisin v.b.)
- Menenjit geçirmiş ise (doğumsal işitme kayıpları arasındaki en sık nedendir.)
Bebeğin 9 günlükten 2 aya kadar olan döneminde:
- Damardan verilen bir antibiyotik kullanılması
- Menenjit geçirmesi.
- Ağır bir kafatası kırığı bulunması
- Nörolojik bozuklukların olması.
Doğumdan 6 aya kadar olan dönemde:
- Beklenmedik yüksek bir sese karşı hareket ederek bir yanıt vermemesi halinde,
- Kafasını tanıdık sesin geldiği yere çevirmemesi, gürültüye uyanmaması halinde,
Bebek (6-12 aylık):
- Sorulduğu zaman bir nesneyi gösterememesi halinde,
- İlgili sesleri hiç çıkaramaması halinde,
Bebek (13 ay dan 2 yıla kadar):
- Yumuşak bir sesin geldiği yöne ilk çağırışta bakmaması,
- Çevredeki seslere karşı tepki göstermemesi,
- Kendi yaşıtlarının kullandığı dili kullanamaması,
- Televizyonu normal sesle dinleyememe.
Eğer çocukta yukarıdaki bulgular varsa, işitme kaybı yönünde belirgin bir risk taşıyor demektir. Ancak bu bulgular olmadan da çocukta işitme kaybı olabilir. Böyle bir durumla karşılaşıldığında çocuk hangi yaşta olursa olsun bir KBB hekimine muayene ettirilmelidir. Zira bir takım konjenital dış kulak yolu anomalileri basit bir muayene ile bile görülebilir.
Çocuğunuzda işitme kaybı varsa ne yapmalısınız?
Her şeyden önce böyle çocukların ve ebeveynlerinin toplum içinde kendilerini rahatsız hissetmelerini engelleyecek tarzda davranmalıyız. Çocuğun işitme kaybının derecesine göre işitme cihazı kullanma şansı araştırılmalıdır. Eğer iki taraflı ağır işitme kaybı varsa cochlear implant (bionik kulak) şansı akılda tutulmalıdır. Bazen çocuklarda işitsel yönde bir kusur olmamasına rağmen çocuğun bu yöndeki şikayetleri bir konuşma uzmanına (speech therapyst)' e inceletilebilir.
Pratikte çocuklarda doğumsal işitme kayıpları çok sık görülmemektedir. Daha çok kulakta kir yada kulakta sıvı toplanmasına bağlı işitme kayıpları olmaktadır. Bu tür işitme kayıplarının telafisi, hatta normal işitmenin kazandırılması daima mümkündür. Çocukluk yaşında işitme kaybı telafi edilmeyen çocuklarda; özellikle ilkokul çağı gibi entellektüel kapasitelerini en fazla kullanacakları dönemde, ciddi sosyal problemler görülmektedir. Eğer çocuğunuzun işitmesinde kayıp olduğundan şüpheleniyorsanız ya da çocuğunuz risk altında ise; mutlaka bir kulak muayenesi ile işitme testi yaptırmalısınız. Erken teşhis, erken işitme yardımı ve özel eğitime erken başlanması çocuğun gelişimi ve sağlığı açısından çok önemlidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Bebekler Uçar mı?
|
 |
|
 |
|
Bebeğinizle güvenli bir uçak yolculuğu nasıl olmalı?
Yolcu uçakları 10,000 - 15,000 metre yüksekte seyrederler. Bu yükseklikte basınç çok düşük olacağından, uçakların içindeki basınç artırılır. Genellikle 250 metre yükseklikteki atmosfer basıncına ayarlanan kabin içi, basınç deniz seviyesindeki atmosfer basıncından daha düşüktür. Bilindiği gibi alışılan seviyenin üzerindeki yüksekliklerde basınç düşer ve yorgunluk hissedilir çünkü kana ulaşan oksijen azalır. Ancak sağlık sorunu olmayan kişiler ve hatta yenidoğan bebekler 250 metre yüksekliğe ayarlanan kabin içi basıncını iyi tolere ederler. Yolcular genellikle sakin oturduklarından bu basınçta herhangi bir yorgunluk hissetmezler. Vücuttaki oksijen seviyesinin ayarlanmasında kandaki alyuvar sayısı önemli rol oynar. Yenidoğanların alyuvar sayısı normalde yüksektir ve bu onlar için ek bir güvencedir. Sağlıklı bir yenidoğan için, uçak yolculuğu bir risk taşımaz.
Havayollarının bebekler için olan uçuş talimatları:
Çeşitli havayollarının yenidoğan bebekler için değişik uygulamaları bulunmakta. Örneğin; bazı havayolları bebek bir haftadan ufaksa yolculuk yapmasında bir sakınca olmadığına dair doktor raporu ister, bazıları da oksijen maskeleri her yolcu için bir adet olduğundan her sırada bir bebeğe izin verir. Ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında sıklıkla bebek yolculuk kuralları değiştirilmektedir. Yolculuk yapmadan önce mutlaka havayollarını arayarak bebek için geçerli yolculuk önerilerini uçuştan önce almalısınız. Örneğin; Türk Havayolları bir haftadan ufak bebeklere acil tıbbi bir neden olmadıkça uçma izni vermiyor ve ufak bebeklerin 'Business Sınıfı'nın hemen arkasında yolculuk yapmasını tercih ediyor.
Hangi durumlarda uçuş tehlikeli olabilir?
İleri derecede kansızlık, doğumsal kalp hastalığı, ağır akciğer hastalığı gibi durumlarda uçak yolculuğu tehlikeli olabiliyor. Bu hastalıklar kendini her zaman belli etmeyebilir, bazen yolculuk sırasında maruz kalınan kabin içi basıncında ortaya çıkabilir. Örneğin bir kansızlık hastalığı olan orak hücreli anemi, bebek 3-4 aylıkken yolculuk sırasındaki nispeten düşük kabin içi basıncının etkisiyle ortaya çıkabilir. Bebeklerde yolculuk sırasında ani beşik ölümlerinin olabileceği savı 1998'de tıp literatüründe yankılar uyandırmışsa da bu iddia daha sonra uzmanlar tarafından çürütülmüştür.
Uçak yolculuğu enfeksiyon riskini artırır mı?
Sık uçak yolculuğu yapanlar, uçuş sonrasında daha fazla üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiklerinden yakınmaktadırlar. Bebekler için uçak yolculuğunun daha fazla enfeksiyona yol açtığı yönünde bilimsel bir kanıt yok. Ancak yolculuk sırasında kabin içi havanın tekrar sirkülasyona girmesi, dünyanın değişik yerlerinden değişik virüsler taşıyan insanların kapalı bir alanda bulunmaları, kabin içi havanın kuruluğu enfeksiyonların kolayca bulaşmasına yol açan faktörlerdir.
Kabin içi havanın yeterince temiz olup olmadığı konusu, açıklık kazanmamıştır. Eski uçaklarda hava her bir iki dakikada bir değişirken son yıllarda yakıttan tasarruf edebilmek için havanın yarısı tekrar sirküle edilmektedir. Bu hava özel filtrelerden geçirilir ve dışarıdan alınan hava kadar temiz olması sağlanır. Ancak bu filtrelerin virüslerin bazılarını tutamadığı kanısı vardır. Uçuş sırasında az da olsa enfeksiyon kapma riski vardır.
Bebeğinizle daha güvenli bir uçak yolculuğu yapabilmek için:
- Uçuşların çok kalabalık olmadığı saatleri tercih edin.
- Uçak temizliği gece yapıldığından, sabah uçuşlarını tercih edin.
- Ellerinizi sık sık yıkayın; yanınızda antibakteriyal özelliği olan ıslak mendillerden bulundurun.
- Yakınınızda nezleli bir kişi oturuyorsa ve başka boş yerler varsa, uzaklaşın.
- Mutlaka uçağın kalkış ve inişlerinde bebeğinizi kucağınıza alın ve ona da kemer takın.
- Kulak ağrısını önlemek için kalkış ve inişlerde ya emzirin ya da biberon verin. Emme hareketi orta kulak basınçlarının eşitlenmesini kolaylaştırır ve bebeği rahatlatır.
- Bebeğinizin ciddi tıbbi sorunları varsa, çocuk doktoruna danışıp ve havayollarına haber verin.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Beyin Pilleri
|
 |
|
 |
|
Beyin pilleri, başta Parkinson hastalığı olmak üzere pek çok hareket bozukluğunun cerrahi tedavisinde yaygın olarak kullanılan oldukça karmaşık elektronik cihazlardır.
Bilindiği gibi bütün hareket bozukluklarının başlangıç tedavisi medikal tedavi ile yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak artık ilaç tedavisine cevap vermeyen veya istem dışı hareketler gibi şiddetli ilaç yan tesirlerinin gözlendiği ileri evrelerdeki Parkinson hastalarında, “spazmotik tortikollis” adı verilen boyun kasılmalarında, şiddetli vücut kasılmaları ile giden distoni hastalıklarında çoğu zaman tıbbi tedavi yararlı veya yeterli olmamaktadır. Bu gibi hastalarda alternatif tedavi olarak beyin cerrahisinin bir alt dalı olan fonksiyonel ve stereotaktik beyin cerrahisi girişimleri hastalara önemli yararlar sağlayabilmektedir.
Bu cerrahi girişimlerde amaç beyin içerisinde birkaç milimetre çaplı anatomik ve fizyolojik hedeflerin yerini doğru tespit edebilmek ve bu noktalardaki fizyolojik aktiviteyi etraflarındaki hayati önem taşıyan dokuları etkilemeden değiştirebilmektir. Bu değişiklik ya hedef bölgenin bir çeşit lazere benzeyen yöntem ile yakılması, bir başka deyişle "destrüktif girişim" veya bu bölgenin bir çeşit elektrik akımı verilerek etkilenmesi, yani "modülatif girişim" ile sağlanabilmektedir.
Beyin pilleri nasıl çalışır?
Beyin pilleri, insan beyninin içerisine yerleştirilen ve ucunda polariteleri değiştirilebilir dört platinium-iridium karışımı kutbu bulunan bir elektrot, bu elektrodu esas pil cihazına bağlayan bir uzatma (extension) ve pilin kendi gövdesinden oluşan elektronik düzeneklerdir. Elektrot kısmı beyin içerisine yerleştirilmekte, bu elektrot uzantı yardımıyla cilt altından göğüs kafesinin üst kısmına yerleştirilen pile bağlanmaktadır. Pil, cihazı dışarıdan bilgisayar aracılığı ile telemetrik programlanabilen oldukça karmaşık bir elektronik modüldür. Bu cihaz programlanarak beyin içerisindeki elektrodun ucundaki dört kutbun pozitif\negatif\nötr olarak değiştirilebilmesi ve pek çok değişik kombinasyonlar yaratılabilmesi sağlanmaktadır. Ayrıca verilen elektrik akımının şiddeti yani amplitüdü, frekansı yani saniyedeki verilen elektrik dalgası sayısı ve verilen akımın dalga genişliği ayarlanabilmekte, böylelikle beyinde etkilenen alanın yeri ve büyüklüğü değiştirilebilmektedir. Yukarıda tanımlanan özellikleri nedeni ile beyin pilleri insanlara takıldıklarında hareket bozukluklarının tedavisinde kontrol edilebilir, ayarlanabilir ve yan etkiler görüldüğü takdirde geri dönüşümü olan bir tedavi yöntemi olarak büyük kolaylıklar sağlamaktadır. 1970'li yılların sonunda tek bir kutbu olan ilk versiyonları ile başlanan beyin pilleri, 1990'lı yılların başından itibaren yeni geliştirilen ve ucunda dört kutbu olan versiyonları ile giderek yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.
VKV Amerikan Hastanesi'ndeki bu sistem, dünyanın sadece birkaç merkezinde mevcut bir uygulamadır.
Hareket bozukluklarının tedavisinde hedef teşkil eden hücrelerin ve etraflarındaki hayati oluşumların yerlerinin hata payı olmadan bulunması büyük önem taşımaktadır. Son yıllarda geliştirilen mikroelektrot kayıt ve stimülasyon tekniği, insan beyninin içerisine ucu iki mikron kalınlığında bir elektrot yerleştirilmesi ve bu elektrodun bilgisayar aracılığı ile ilerletilmesi ve oldukça karmaşık ve pahalı elektronik cihazlara bağlanması sureti ile beyindeki tek bir hücrenin elektriksel aktivitesinin algılanıp dinlenmesini veya bu bölgeye çok düşük elektrik akımı vererek uyanık ameliyat edilen hastaların bu uyarıya verdikleri cevabın incelenmesi sureti ile beynin fizyolojik haritasının çıkartılmasını sağlayan bir yöntemdir. Bu yöntem sayesinde bulundukları yerler hastadan hastaya en az iki-üç milimetre farklılık gösteren hedef hücrelerin yerleri 100 mikrondan daha az bir hata payı ile bulunabilmektedir. Dünyada sadece birkaç merkezde bulunan bu yöntem VKV Amerikan Hastanesi'nde Mart 1997 başından beri başarı ile gerçekleştirilmektedir. Kullanılan mikroelektrot kayıt ve stimülasyon tekniği sayesinde hastalarda son derece başarılı sonuçlar elde edilmiş olup hiçbir komplikasyon ve yan etki gözlenmemiştir. Beyin pilleri genellikle yan etkilerin görülme risklerinin fazla olduğu iki taraflı cerrahi girişimlerde ikinci operasyonun etkilerinin kontrol edilebilir olması amacı ile uygulanmaktadırlar. Tek taraflı cerrahi girişimlerde lezyon yapma (yakma) işlemi oldukça başarılı sonuçlar verdiğinden ve daha ucuz olduğundan genellikle tercih sebebidir. Ancak son yıllarda beyinin “subtalamik nukleus” adı verilen bölgesine iki taraflı beyin pili yerleştirme operasyonunun ileri evrelerde Parkinson hastalarında son derece çarpıcı iyileşme sağladığı, hastaların hemen hemen ilaç bile almaya ihtiyaç duymayacak kadar iyileşebildikleri gözlenmiştir. Bu tedavideki zorluk bahsedilen bölgenin çok küçük olması ve yerin doğru tespit edilmesinin çok güç olmasıdır. Ancak mikroelektrot kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak bu bölgelerin hatasız tesbiti mümkün olmaktadır. Ekonomik güçlükler nedeni ile Türkiye'de bugüne dek mikroelektrot kayıt ve stimülasyon tekniği kullanılarak iki hastaya iki taraflı beyin pili takılmıştır ve bu hastalarda inanılması güç bir klinik iyileşme gözlenmiştir. Benzeri şekilde farklı hedeflere piller yerleştirilerek el titremelerinin, şiddetli boyun kasılmalarının ve boyun eğriliklerinin, kontrol edilemeyen ağrıların da bu yöntemle tedavisi mümkündür.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Beyin ve Omurilik Felçleri
|
 |
|
 |
|
Sinir sistemimizin herhangi bir fonksiyonunu yerine getirememesi çok kaba anlamıyla felç olarak tanımlanır. Beyin ve ona bağlı olarak omurganın içinde belimizin altına kadar uzanan omurilik bizim merkezi sinir sistemimizi oluşturur. Bu yapının herhangi bir nedenle hasara uğraması beyin ve omurilik felçleri dediğimiz hastalıklara yol açar.
Beyin ve omurilik felçlerinin nedenleri nedir?
Omurilik felçlerinde başta gelen sebep, trafik kazaları ve düşme sonucu yaralanmalardır. Son yıllarda şiddet olayları sonucunda omurilik yaralanmalarına da sık rastlamaktayız. Aynı şekilde beyin felçlerinde de sözünü ettiğimiz kaza ve düşmeler önemli bir yer tutmaktadır. Ancak beyin felçlerinde daha başka önemli sebepler vardır. Bunlar da beyni besleyen kan damarlarının herhangi bir pıhtı ile tıkanması ya da yüksek tansiyon gibi sebeplerle kanaması ile o damarın beslediği beyin bölgesinin beslenememesi vb. olarak sayılabilir. Bütün bunlara ilave olarak sinir sistemini etkileyen bazı hastalıklar da bu felçlere yol açabilir.
Beyin ve omurilik felçlerinin belirtileri nelerdir?
Merkezi sinir sistemimizi bizim ana kumanda merkezimiz olarak kabul etmek gerekir. Dolayısıyla MSS'nin hangi bölgesi yaralanmışsa o bölgeye yönelik fonksiyonlar yerine getirilemeyecektir. Örneğin boyun bölgesindeki bir omurilik yaralanmasında o seviyenin altında kalan gövde, kol ve bacaklarda kısmen ya da tamamen duyu ve hareket kaybı oluşur. Hasta desteksiz oturamaz, dışkı ve idrarını kontrol edemez. Daha aşağıda, örneğin bel bölgesindeki bir omurilik yaralanmasında ise kollara ve gövde kaslarına giden sinirler kurtulduğu için hasta kollarını kullanır. Yardımsız sandalyede oturur ama ayaklarını kullanamaz, dışkı ve idrar kontrolünü yapamaz.
Beyin yaralanmalarında ise yine vücudun çeşitli bölgelerinde hareket ettirme sorunu yaşanır ama buna ek olarak önemli bir sorunla daha karşılaşırız. Beyin aynı zamanda düşünce, algı, idrak, hafıza gibi fonksiyonlara da sahiptir. Dolayısıyla beynin hangi bölgesi yaralanırsa o bölgeye ait bu tür ek bulgular ortaya çıkar. Örneğin beynin ön bölgesinde bizim frontal lob dediğimiz alandaki bir yaralanma muhakeme yeteneği kaybına yol açar ve hasta hareketlerini toplum içinde kontrol edemez. Temporal lob denen beynin yan bölge hasarında ise hafıza ve konuşma sorunlarıyla karşılaşabiliriz. Bu örnekleri çok artırmak mümkündür. Bütün bunların yanında bu tip hastaların hemen tümünde bağımsızlıklarını kaybedip başkalarına bağımlı yaşam ortaya çıktığı için başta ağır depresyon olmak üzere çok ciddi psikolojik sorunlar görülmektedir.
Tedavi:
Tedaviyi erken ve geç dönem olarak ayırmak gereklidir. Erken dönem yaralanma ya da hastalığın ilk oluşma anından hastanın klinik durumunun stabilleştiği ana kadar yapılanları kapsar.
Bu dönemde:
- İlk yaralanma anında hastayı bir merkeze nakledene kadar hastaya uygun pozisyon vermek ve zarar vermemek,
- Hastanede ilk sekiz saat içinde verilen ilaçlarla hasarı biraz olsun azaltabilmek çok önemlidir.
- Yaralanma bölgesinde hasarın giderek artmasına yol açan bir sorun varsa bunun hemen kaldırılması için cerrahi bir müdahale gerekebilir.
- Özellikle beyin yaralanmalarından sonra oluşan beyin ödemi ile mücadele de çok önemlidir.
Hasta stabil hale geldikten sonra bir rehabilitasyon merkezine nakli ve tedavinin orada devamı uygun olacaktır.
Rehabilitasyon ne demektir? Rehabilitasyon merkezlerinin özellikleri nelerdir?
Bilinen klasik tedavilerle, hasar gören sinir dokusu iyileştirilemez, bazı kaybedilmiş fonksiyonlar tamamen kazandırılamaz. Bu sebeple rehabilitasyon merkezleri kullanılır. Sinir sistemi yaralanmalarında kaybedilen dokunun telafisi şu an mümkün değildir. Bu sebeple kaybedilen bazı fonksiyonların tamamen eski haline getirilebilme imkanı yoktur. İşte bu yüzden burada rehabilitasyon tanımını kullanıyoruz. Rehabilitasyon kişinin herhangi bir hastalık ya da yaralanma sonrası oluşan durumuyla günlük bağımsız yaşamına, toplum ve mesleki hayatına döndürülmesi çabalarının tümüdür. Ekibin başında bir fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı yer alır. Ancak rehabilitasyon tam anlamıyla bir ekip işidir. Ekibin olmazsa olmaz diyebileceğimiz diğer üyeleri; fizyoterapist, uğraşı terapistleri, yutma-konuşma bozuklukları terapistleri, rehabilitasyon konusunda eğitilmiş hemşireler, psikologlar,
ortez-protez uzmanlarıdır. Ayrıca zaman zaman hastada oluşabilecek yatak yaraları nedeniyle bir plastik cerrah, idrar sorunları nedeniyle bir ürolog, ağrı sorunları nedeniyle bir algolog ekibe katılabilir.
Rehabilitasyon merkezlerinde tedavi
Rehabilitasyonda öncelikle eksik veya yetersiz hareketler düzeltilmektedir. Bunun için sürekli egzersiz tedavileri çok önemlidir. Eksik fonksiyonu yeniden kazanmada düzenli ve sürekli egzersizin rolü çok büyüktür. Özellikle havuz içinde yapılan egzersizler yerçekimi etkisini azaltarak zayıf kasların gelişmesinde ve denge gelişiminde daha etkili bir katkı sağlamaktadır. Bu arada uğraşı terapistlerinin yardımı aracılığıyla mevcut sakatlığı en aza indirebilmek ve onunla başedebilmenin yolları yaratılmaktadır. Örneğin elinde kavrama sorunu bulunan bir hastanın yardımcı bir cihaz uyarlaması ile bu eksikliği giderilmeye çalışılmaktadır. Bu tedavilerin tümü uzun ve yorucu tedavilerdir. Bugün dünya standartlarında bir rehabilitasyon merkezinde bu tip hastalar ortalama 1.5 ay yatmaktadırlar. Bizim ortalamamızda hemen hemen buna yakındır. Hastayı günlük işlerinde olabildiğince kendine yeterli hale getirdikten sonra hemen taburcu edip rehabilitasyona ev programları ile devam etmek gereklidir. Çünkü uzun süre yatan hastada bir hastane bağımlılığı gelişmekte ve psikolojik sorunlar derinleşmektedir. Oysa aile ortamı içinde (ailenin destekleyici etkisi çok önemli) rehabilitasyon ve devamı ile hastanın toplum hayatına uyumu ve mesleğine yeniden dönebilme çabaları daha başarılı olmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Bronşiyolit
|
 |
|
 |
|
Bronşiyolit de nezle gibi kış aylarında ve ilkbahar başlangıcında daha sık görülür. Akciğerlerdeki küçük solunum yollarının (bronşiyol) enfeksiyonla şişmesi ve salgılarla tıkanması durumudur. Nezleyle başlayan enfeksiyonun alt solunum yollarına inmesiyle solunumun hızlanması, göğsün nefes alıp verirken içeri çökmesi gibi belirtilerin görülmesi, durumun ciddileştiğini gösterir. Ateş olmayabilir ancak sıkıntılı solunum giderek hava açlığına ve çocuğun yorulmasına yol açar. Bebek ne kadar küçükse yorulması o denli kolay olur. Kısa süreli solunum duraklamaları bu hastalığın ilk belirtisi olabilir.
3-6 aylık bebeklerde görülme oranı daha sıktır ve buna neden olan etken bulaşıcıdır. Etkilediği kişinin yaşına göre belirtilerin şiddeti de değişir. Enfeksiyon, erişkin birinde sadece burun akıntısına sebep olabilir. Emme güçlüğüne yol açarsa bebeği susuz bırakacağından genel durum daha da bozulur. Böyle bir bebeğin doktor tarafından değerlendirilmesi, bazen hastaneye yatırılması gerekebilir. Buhar tedavisi salgıları incelterek tıkanıklık belirtilerini hafifletebilir. Bebek sıvı alamıyorsa, serumla sıvı alması sağlanabilir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Bronşiyolit Nedir?
|
 |
|
 |
|
Nasıl belirti verir?
- Genellikle önce ateş ve burun akıntısı, sonra solunum zorluğu ve öksürük başlar.
- Bronşiolit olan çocukların ortalama yaşı; 6 aydır. 2 yaşın üstünde görülmez.
- Çocuğunuzun göğüsten gelen hırıltısı vardır; çocuğunuz hızlı nefes alır.
- Öksürük ve kalın balgam olabilir.
Hırıltı: Akciğerlerdeki en küçük hava yollarının (bronşioller) daralması sonucu oluşur. Bu daralma respiratory syncytial virüs RSV gibi bir virüsün neden olduğu enflamasyona bağlıdır. RSV, genellikle kışın oluşan salgınlara neden olur.
RSV, süt çocuklarında bronşiolit, 2 yaşın üstündeki çocuklar ve erişkinlerde ise sadece üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde seyreder. Virüs, hasta kişilerin burun akıntılarında görülür. 1 metreden yakın mesafede öksürme ve hapşırmayla veya göze, burna değdirdiği elleri ile bulaşır. İnsanlar bu virüse karşı, kalıcı bağışıklık geliştirmektedir.
Nasıl seyreder?
Hırıltılı ve zorlu solunum, 2-3 günde kötüleşir ve ardından düzelir. Genellikle hırıltı 7 gün, öksürük 14 gün sürmektedir.
Bronşiolitin en sık görülen komplikasyonu kulak enfeksiyonu olup, çocukların %20'sinde görülmektedir. Bronşiolit geçiren çocukların az bir kısmı, sadece %1-2'si oksijen ve damar yolundan sıvı gereksinimi nedeni ile hastaneye yatırılmaktadır.
Ne yapmalı?
İlaçlar: Doktorunuzun verdiği ilaçları uygulayın.
Öksürük nöbetleri için ılık sıvılar: Boğazın gerisindeki kalın balgam genellikle öksürük nöbetlerine neden olmaktadır. Sıcak sıvılar, solunum yolunu yumuşatır ve salgıları azaltır. Eğer çocuğunuz 4 aydan büyük ise sıcak limonata ve elma suyu verebilirsiniz. Aynı şekilde ıslak, sıcak bir havluyu çocuğunuzun ağzına ve burnuna uygulayarak, veya sıcak sulu nemlendirici koyarak solunum yolunu rahatlatabilirsiniz.
Nemli ortam: Tuzlu su içeren burun damlaları, burun tıkanıklığını gidermede daha etkilidir. 3 damla tuzlu su uygulandıktan sonra burun temizleyici ile burnunu temizleyin. Bu işlemi bir kaç kere tekrarlayın.
Beslenme: Çocuğunuzu, yeterli sıvı almaya teşvik edin. Beslenme genellikle yorucudur ve dolayısıyla anne sütü ya da mamayı az miktarlarda daha sık vermeniz gerekir. Çocuğunuz öksürürken kusarsa onu tekrar besleyin.
Sigara içimi: RSV enfeksiyonu olan çocuklar, sigara dumanına maruz kalınca solunum sıkıntısı artar. Evinizde sigara içilmesine izin vermeyin.
Doktorunuzu hemen aramanız gereken durumlar:
- Nefes alıp vermesi sıklaştığı ve zorlaştığında, hırıltı şiddetlendiğinde.
- Sakinken dakikada 60'ın üstünde nefes alıp verdiğinde.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Burun Kanaması
|
 |
|
 |
|
Burun kanamaları yaş ve cinsiyet ayırımı yapmaksızın tüm insanlarda görülebilmektedir. Burun kanamaları genellikle olduğundan daha tehlikeli gibi görünür, nadir durumlarda da hayati tehlike yaratabilir. Kanama nedenlerine göre, burun içi değişiklikler ve vücudun başka hastalıklarının (mikrobik hastalıklar, hipertansiyon, pıhtılaşma bozuklukları, kanser gibi kötü huylu hastalıklar) sonucu olmak üzere iki ana gruba ayrılabilir. Basit bir burun karıştırması, ağır egzersizler, hafif soğuk algınlıkları, alerjik rinit, burun travmaları, burun operasyonları, burun içi yabancı cisimler ve tümörler de kanama nedenleri arasındadır. Burunun ön tarafından kaynaklanan kanamalar daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülürken, burun arka bölümünden olan kanamalar yaşlılarda sık görülür. Burun arkasından olan kanamalar daha çok genize doğru akar ve şiddetli olma olasılığı yüksektir. Tansiyon kontrolü ve KBB uzmanı tarafından müdahale önerilir.
Yalancı burun kanaması nedir?
Bu tip kanamalarda kanayan yer, burun olmadığı halde, kan burundan gelmektedir. Bu durum yemek borusu damarlarının varislerindeki kanamaların yukarı taşması veya genizde yerleşmiş tümörlerin kanamalarında görülmektedir.
Burun kanaması durumunda uygulanabilecek işlemler şunlardır:
- Burnun uç tarafındaki yumuşak kısmı parmaklarla sıkılır ve yüze doğru bastırılır,
- Bu pozisyonda 5 dakika beklenir,
- Baş kalp düzeyinden daha yüksekte tutulmalıdır. Bunun için dik oturur pozisyona gelmelidir,
- Burun civarı ve enseye buz torbası uygulanmalıdır,
- Mümkün olduğunca boğaza akan kan tükürülmeli, yutulmamalıdır.
Kanama durduktan sonra yeniden kanamayı önlemek için yapılması gerekenler şunlardır:
- Sümkürmemeye özen göstermeli,
- Güç gerektiren bedensel hareketlerden kaçınmalı,
- Baş yüksekte tutulmalıdır.
Eğer tekrar kanama olursa:
- Burun içindeki pıhtılar sümkürme yolu ile temizlenmeli,
- Burun içerisine 3-4 kez dekonjestan burun spreyi püskürtülmeli,
- Burun sıkma işlemi tekrarlanmalı,
- Derhal doktorunuz aranmalıdır.
Doktora ya da acil servise başvurulması gereken durumlar şunlardır:
- Eğer kanama durmuyor veya yeniden kanamaya eğilim gösteriyorsa,
- Kanama çok hızlı ve kan kaybı çok fazla ise,
- Kanama burun arkasına, genze doğru ise mutlaka profesyonel müdaheleye ihtiyaç vardır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Burun Tıkanıklığı
|
 |
|
 |
|
Burun tıkanıklıkları kulak burun boğaz hastalıkları polikliniklerine yapılan başvurularda en sık bildirilen şikayetlerden birisi olmasına karşın çoğu kez yeterince önem verilmeyen fakat aslında değişik durumlarda hayati önem taşıyabilecek bir belirtidir.
Burundan rahat solunum hissi karmaşık bir olaydır. İnsanların çoğu gün boyunca ağızları kapalı burunlarından nefes alma rahatlığını yaşarken bir kısmı ise bazen hiçbir şikayeti olmadan yaşamlarını ağız solunumuyla geçirmektedirler. Normal bir burun solunumunda hava burun içi örtüsüyle maksimum miktarda temas ederek akciğerlere gider. Burun tıkanıklığı nedenleri arasında mukozal ödem ya da hava yolu şekil bozukluğuna bağlı hava yolu direncinin artmış olması ilk sıralarda gelmektedir. Burun içerisindeki yapıların birbiriyle olan ilişkisine göre tıkanıklık değişik yerlerde olabilir. Tıkanıklığın yerini ve derecesini belirlemede ilk önce klinik muayene yapılmalıdır. Klinik muayene endoskopik olarak yapılırsa daha net olarak görülebilir. Bir çok kez burun tıkanıklığının kesin sebebi muayene ile anlaşılır ve herhangi bir tetkike gerek kalmaz. Ancak bazen bilgisayarlı tomografi, rinomanometri, akustik rinometri ve alerji testleri gibi tetkikler gerekebilir.
Rinomanometri ve Akustik Rinometri: Rinomanometri ve akustik rinometri burun tıkanıklığını objektif olarak değerlendirebilen cihazlardır. Rinomanometri, burun boşluğu açıklığını aerodinamik bir terim olan rezistans ile ölçen bir yöntemdir. Akustik rinometri ise burun direncini akustik dalga yardımıyla ölçen bir cihazdır; klinik muayeneye ek bilgiler sağlarlar ve burun problemlerinin tanısına yardımcı olurlar. Statik bir yöntemle burun içinde kesit alanlarını ve onların hacimlerini ölçebilen akustik rinometri hızlı bir ölçüm olması, basitliği ve hastaya bir zarar vermemesi yönünden avantajlıdır. Akustik tekniklere dayanan bu ölçümde geniş band ses sinyalleri buruna gönderilir ve yansıyan ses incelenir. Böylece burun içi coğrafyası açığa konmuş olur. Hızlı ve objektif olarak burun boşluğu boyutlarını grafiksel ve şekillerle ortaya koyar. Tıkanıklığın pozisyonu hakkında bilgi verir. Burnun ön tarafındaki bozuklukları değerlendirmede, arka tarafı değerlendirmeden daha faydalıdır. Bu da bu testin özellikle valvleri değerlendirmede çok kullanışlı olmasını sağlar. Akustik rinometri nazal valvin simetrisini değerlendirmede önemlidir. Her iki cihaz da alerjik rinitli hastalarda nazal uyarının objektif olarak değerlendirilmesinde yardımcı olmaktadır. Ayrıca tedaviye cevabın değerlendirilmesinde de kullanılmaktadır.
İnsanların yüzde 80'inde fizyolojik olarak 2,5-4 saatlik aralarla yer değiştiren tek taraflı burun tıkanıklıkları görülebilir. Ancak toplam hava yolu direnci değişmediği için tıkanıklık hissedilmez. Gerilim tipi baş ağrısında, çene eklemi sorunlarında ya da ruhsal gerginlik durumlarında sürekli burun tıkanıklığı hissedilebilir.
Nasıl Teşhis Edilir?
Burun tıkanıklığının nedeninin belirlenmesi konusunda en önemli bilgiler burnun muayenesi ile elde edilir.
Burun Tıkanıklığının Nedenleri:
1.Anatomik-yapısal-nedenler:
Burun bölmesinin orta hattan belirgin biçimde bir tarafa doğru sapması(septal deviyasyon) tıkanıklığa yol açar. Bu durum genellikle daha önceden geçirilmiş bir burun kazasına bağlıdır ya da gelişme sırasında bu bölme eğilebilir. Oluşan bozukluk burun tıkanıklığına yol açıyorsa cerrahi olarak düzeltilebilir.(septoplasti ameliyatı)
Burun içerisinde özellikle çocukluk döneminde görülen yabancı cisimler de tıkanıklığa neden olabilmektedir. Özellikle uzun süre burun içerisinde kalan yabancı cisimler tıkanıklık, kötü kokulu ve kanlı olabilen burun akıntısına neden olabilir. Burun içi dokuları hasar görebilir.
Burun taşları (rinolitler) bakteri, kan, iltihap hücreleri ya da yabancı cisimler etrafında biriken minerallerden oluşur. Genellikle tek taraflı olarak görülür ve çocukluk yıllarında burun içerisine yanlışlıkla itilmiş olan yabancı cisimler (düğme, çengelli iğne, oyuncak parçaları, bezelye ya da nohut gibi) burun taşlarına neden olur.
Burun arkasından genize geçiş bölümünün kapalı olması özellikle yenidoğan çocukların burun tıkanıklıklarının en önemli nedenidir. Basit bir operasyonla kapalı olan bölge açılabilir.
Çocukluk çağında en sık görülen burun tıkanıklığı nedeni geniz etinin büyümesidir.
Geniz eti bademciğe benzeyen damağın gerisinde ve üstünde bulunan bir dokudur. Geniz eti büyük olan çocuklar uyku sırasında sesli nefes alıp verme, horlama, kulak enfeksiyonları, işitme güçlüğü, yüz kemiklerinde farklılaşma, ağız ve diş yapılarında bozulma sorunlarıyla karşılaşabilirler. Tedavisinde cerrahi girişimler önerilebilir.
Konka Hipertrofisi: Burunda normalde bulunan konka adı verilen etlerin büyümesidir. Bu büyüme alerji ya da iltihaplara bağlı olabilir.
Burun Boşluğu İltihapları:
Nezle grip gibi geçici rahatsızlıklara bağlı olabildiği gibi kronik iltihaba bağlı burun tıkanıklığı da gelişebilir.
Allerjik Rinit:Allerjiye bağlı olarak burun mukozasında şişme, akıntı ve et büyümesi burun tıkanıklığı yapabilir.
Dar Burun Sendromu: Belirgin bir hastalık olmamasına rağmen yapısal olarak burun boşluğu dardır.
Nazal polipler, burun içerisinde oluşan iyi huylu dokulardır. Allerjik nedenler, sık burun enfeksiyonları, aspirin ve benzeri ağrı kesiciler polip oluşturabilir. En sık şikayet nedeni burun tıkanıklığı, koku almada güçlük, berrak veya sarı-yeşil renkli burun akıntısıdır. Polipler grimsi renkli yuvarlak, genellikle ince bir bağlantısı olan, hareketli, ağrıya duyarsız ve kanamayan yapılardır. Allerjik nedenler varsa tedavisi yapılır. İlaçlarla küçülmeyen polipler operasyonla tamamen temizlenirler. Polipler bazen tekrar oluşabilir.
Papillomlar yine iyi huylu, siğil benzeri tümörlerdir. Burun orta duvarı ve yan duvarlarından çıkarak hava yolunu tıkayabilirler. Bazen kanama yapabilirler.
Daha nadir olarak görülen sinir dokusu kökenli tümörler de büyüdükten sonra burun tıkanıklığı yaparlar.
2-Çevresel faktörler:
Kent yaşamının getirdiği zorunluluklar nedeniyle neredeyse sürekli olarak kapalı ortamlarda bulunan, atmosferik kirliliğe maruz kalan kişilerde kimyasal uyarılar nedeniyle burun tıkanıklığı görülebilmektedir. (kuru hava, sigara dumanı, sülfürdioksit,hava sıcaklığı).
3-Hormonal nedenler:
Hamilelikte görülen burun tıkanıklığı östrojen hormonuyla ilişkilidir. Genellikle ilk 3 aydan sonra ortaya çıkar; giderek kötüleşir ve doğumdan hemen sonra kaybolur. Benzer tıkanıklık hissi gebelik önleyici hapların kullanımı sırasında, adet dönemlerinde de görülebilir. Tiroid hormonlarının azalması durumunda da tıkanıklık görülebilir.
4-Enfeksiyonlar:
Normal bir insan yılda ortalama bir iki kez soğuk algınlığı geçirebilir , özellikle kış aylarında ve mevsim dönümlerinde soğuk algınlığı artmaktadır. Virüslerin neden olduğu bir enfeksiyondur. Hava yolu ve yakın el-beden teması ile bulaşırlar. Burun mukozasına yerleşince histamin denen kimyasal madde salınımına yol açarlar. Bu madde buruna giden kan miktarının artmasına ve sıvı salgısının artmasına yol açar. Virüs enfeksiyonları sırasında burnun ve sinüslerin direnci azaldığından bakteri enfeksiyonları da kolaylıkla ortaya çıkabilir. Berrak olan akıntı sarı-yeşil renge dönüşür. Bu durumda mutlaka doktora başvurulmalıdır.
Sinüs enfeksiyonlarında burun tıkanıklığı, sarı-yeşil iltihabi burun akıntısı , baş ağrısı ve üst dişlerde, gözlerin arasında ve gerisinde veya üzerinde ağrı ve hassasiyet bulunur. Tedavisi öncelikle ilaç tedavisidir. İyileşmeyen veya sık tekrarlayıp uzun süren sinüzitlerde cerrahi girişim önerilir.
Kronik sinüs enfeksiyonları ağrı yapabilir veya yapmayabilir. Fakat burun tıkanıklığı ve burun akıntısı sürekli vardır. Bazı hastalarda sinüslerden polip denilen yapılar gelişir. Hastalık aşağı hava yollarına da yayılarak kronik öksürük, bronşit ve astıma neden olabilir. Akut sinüzit genellikle antibiyotik tedavisine cevap verir, kronik sinüzit için ise genellikle cerrahi tedavi önerilir.
5-Vazomotor rinit :
Rinit, burnun ve burun içi örtüsünün enflamatuar (iltihabi) reaksiyonu demektir. Vazomotor terimi ise "kan damarlarıyla ilgili" anlamında kullanılır. Burun içi örtüsü genişleme ve daralma özelliğine sahip çok miktarda atardamar, toplardamar ve kılcal damarlara sahiptir. Normalde bu damarların yarısı açık, yarısı kapalıdır. Daha çok burun içi damarların kontrolünü sağlayan sinir sisteminin düzensiz çalışması nedeniyle görülür. Bu durum aspirin kullanımı, çevresel kirlilik faktörleri, stres, tiroid hormonlarında yetersizlik, hamilelik, bazı tansiyon ilaçları, doğum kontrol hapları, sıcak içecekler, alkol, dekonjestan ilaçların aşırı veya uzun süreli kullanımı ile ortaya çıkmaktadır. Tedavisi genellikle ilaçlarla yapılır. Tedaviye yanıt vermeyen büyümüş burun içi dokuların cerrahi olarak küçültülmesi gerekebilir.
6-Allerjik rinit:
Saman nezlesi allerjik rinite verilen isimdir. Allerji ; yabancı bir cisim, polen, ev tozu akarı, hayvan atıkları veya ev tozundaki bazı parçacıklara karşı oluşan aşırı enflamasyon yanıtıdır. Bazen besinler de rol oynamaktadır. Polenler ilkbaharda veya sonbahar da sorun yaratırlar. Bunun yanında ev tozu bütün bir yıl boyunca rahatsız edebilir. Bunun ideal tedavisi şikayetlere neden olan şeylerden uzak durmaktır. Ancak çoğu zaman bu pratik değildir. Allerjik hastalarda, soğuk algınlığında olduğu gibi, vücutta histamin salgılanmasına neden olan parçacıklar sonucunca burun tıkanıklığı ve akıntısı oluşur. Antihistaminik ilaçlar histaminin etkisini önleyerek şikayetleri ortadan kaldırabilir. Dekonjestanlar genişlemiş kan damarlarını büzerek burnun açılmasını sağlarlar. Antihistaminiklerin büyük çoğunluğu uykuya meyli arttırırken dekonjestanlar tam bunun aksi olarak uyarıcı etki gösterir. Bu nedenle bu ilaçları bir arada kullanmak en doğru seçim olacaktır.
UYARI
Antihistaminik kullanırken uykuya meyilli olanların otomobil kullanmaları veya tehlikeli işlerde çalışmaları çok sakıncalıdır. Dekonjestanlar kalp hızını ve kan basıncını arttırdıkları için yüksek tansiyonu, kalp ritim bozukluğu, glokomu ve idrara çıkmada zorluğu olan hastalarda kullanılmamalıdır. Hamileler alacakları herhangi bir ilaç için mutlaka doktorlarına başvurmalıdırlar.
Kortikosteroidler (Kortizon) birçok allerjik hastada belirgin bir şekilde etkindir ancak bilinen yan etkilerinden dolayı muhakkak doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Bunun yanında bu ilaçlar burun spreyi olarak kullanıldıklarında da etkilidirler ve bu kullanım şekli daha güvenlidir.
Allerji iğneleri en spesifik tedavi yöntemidir ve yüksek düzeyde başarıya sahiptir. Bazen hastanın hangi maddelere karşı allerjik oluşunu anlamak için kan ve deri testleri yapılır. Doktor tedavinin başlangıç şemasını belirleyecektir. Bunlar genelde enjeksiyonlar şeklinde olacaktır.
Bu tedavi insandaki antikorları bloke ederek allerjik reaksiyonun önlenmesi yoluyla etki gösterir. Birçok hasta ilaçların yan etkilerinden dolayı enjeksiyonu tercih eder.
Allerjisi olan hastaların sinüs enfeksiyonu olma eğilimleri daha da artmıştır.
Peki çocuklarda burun tıkanıklığı önemli midir?
Yeni doğanda burun tıkanıklığının burun içerisi veya geniz ile ilgili bir gelişme anomalisi nedeniyle olabileceğini belirtmiştik. Bu gibi durumlarda doğumdan hemen sonra hastane koşullarında tanı konularak gerekli önlemler alınması gerekir.
Geniz eti burun tıkanıklığına yol açar mı?
Bebeklik ve çocukluk dönemi burun tıkanıklıklarının en sık rastlanılan sebebi ise halk arasında geniz eti denilen adenoid büyüklüğüdür. Geniz etinin burun boşluğunu tamamen tıkıyor olması ya da orta kulak veya sinüslerle ilgili hastalıklara yol açması ameliyatla tedaviyi gerektirir . Bu ameliyat teknik olarak küçük fakat özellikli bir ameliyat olarak kabul edilir ve başarısı da yüksektir. Çocuk burun tıkanıklıklarının önemli bir sebebi de çocuk sinüzitleridir. Bu durum özellikli ve sabırlı bir ilaç tedavi sürecini gerektirir. Allerjik sebepler ve bazı gelişimsel anatomik koşullarda burun tıkanıklığı yapabilir. Çocuklarda tek taraflı burun tıkanıklığı ve akıntısı burun içerisine sokulmuş bir yabancı cisim nedeniyle olabileceği için ayrıca dikkat çekici kabul edilmelidir. Nadiren çocuklarda burun tıkanıklıkları iyi veya kötü huylu tümörlere bağlı da olabilir.
Burun tıkanıklığı ciddiye alınmalıdır.
Günlük hayat sırasında örneğin yol yürüme, merdiven çıkma gibi olağan fiziksel hareketleri güçleştiren bir burun tıkanıklığı varsa mutlaka araştırılması gerekir. Burun tıkanıklığının kendisinin başlı başına bir hastalılık belirtisi olabileceği gibi, burun akıntısı, geniz akıntısı, burundan konuşma, horlama, yüz ve baş ağrısı, çocuklarda yüzde ve dişlerde şekil bozukluğu, işitme kaybı, kişilik değişimleri gibi belirtilerle de ortaya çıkabilir. Burun tıkanıklıkları komşu organlar olan orta kulaklar ve sinüslerimiz ile ilgili hastalıklara da yol açabilirler. Özellikle çocuklarda yüz kemiklerinin gelişimini , dişlerin düzgün çıkmasını ve zihinsel aktiviteyi olumsuz etkileyebilirler. Ayrıca akciğer hastalıkları ve teorik olarak kalp hastalıklarının gelişiminde de olumsuz etki gösterebilirler.
Burun tıkanıklığı ne zaman önem kazanır?
Burun tıkanıklıkları tek taraflı , iki taraflı , bir tarafta daha fazla ya da bazen bir tarafta bazen de diğer tarafta olmak üzere değişken olabilir. Bütün bir yıl sürebileceği gibi mevsimsel şiddetlenmeler ya da ay içerisinde dönemsel değişmeler gösterebilir . Yıllardan beri var olabilir ya da yakın zamanda ortaya çıkmış olabilir . Her durumda da önemli bir şikayet olarak değerlendirilmelidir.
Erişkinlerde burun tıkanıklığı önemli midir?
Erişkinlerde en sık burun tıkanıklığı sebebi halk arasında kemik eğikliği olarak bilinen , burun boşluğu orta bölmesinin bir tarafa doğru eğik olması halidir bunun yanı sıra, sinüzit, alerjik koşullar, polipler, ve nadir olarak iyi ve kötü huylu tümörler burun tıkanıklığına yol açarlar. Burun boşluğu yan duvarlarında bulunan yumuşak dokuların (konkaların) şişmesi burun tıkanıklığını şiddetlendirir. Günümüzde konka şişmeleri eğer ilaç tedavilerine cevap vermiyorsa lazer ya da radyofrekans yardımlı girişimlerle oldukça rahat ve başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedirler.
Burun tıkanıklığının tedavisi var mıdır?
Burun tıkanıklığının nasıl tedavi edileceği, burun tıkanıklığının sebebinin ne olduğuna bağlıdır. Bu tedavi şekli her hastalığın kendi bölümünde anlatılmıştır. Eğer deviasyon varsa tedavi ameliyattır. Et büyümelerinde önce ilaç tedavisi denenebilir ancak ameliyat yine sık uygulanan tedavidir. Alerji tedavisi ilaçlarla olur ancak alerjiye bağlı et büyümesi ya da sinüzit gelişmişse ameliyat gerektirebilir. Geniz eti tedavisi hakkında ayrıca bilgi verilmiştir. İltihaplar ilaçla tedavi edilmesine rağmen tümörler ameliyat hatta sonrasında radyoterapi gerektirebilmektedir. Ayrıca son yıllarda lazer ve radyofrekans yardımı ile yapılan konka ameliyatları ile hastanın aynı gün taburcu edilmesi ve çoğu kez tampon kullanımının gerekmemesi gibi belirgin gelişmeler mevcuttur.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Check-Up Nedir?
|
 |
|
 |
|
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'nun tanımlamasına göre; sağlık yalnızca hastalık veya sakatlığın bulunması demek değildir. Sağlık, hem fiziksel, hem ruhsal, hem de sosyal tam bir 'iyilik' halidir.
Check-Up, bir başka deyimle genel sağlık kontrolü, hiçbir şikayet ve hastalığı olmasa dahi tüm kişilere en az yılda bir, düzenli olarak yapılması gereken bir tarama yöntemidir.
Günümüz tıp dünyasında en temel amaç, hastalık ortaya çıkmadan önce gerekli önlemlerin alınmasıdır. Erken teşhis ve tedavi, hastalıkların ilerlemesini önlemede en önemli aşamadır.
Check-up sırasında uygulanan testler, tek başlarına bir anlam ifade etmezler. Bu testlerden çok, testleri yorumlayacak hekimlerin mesleki bilgi ve deneyimleri büyük önem taşır. VKV Amerikan Hastanesi Check-up Kliniği'nde görevli hekimlerimizin hepsi, check-up ve koruyucu hekimlik konularında deneyimli ve yurtdışında bu alanda uzmanlaşmış bir kadrodan oluşmaktadır.
Doktorlarımız check-up sırasındaki muayenelerinde, hastalarımızın yaş, cinsiyet, çeşitli risk faktörleri ile ilgili topladıkları verilerden yola çıkarak, gerekirse standart check-up paketini en uygun testlerle genişletirler. Sonuçları VKV Amerikan Hastanesi güvencesi ile yorumlar, sağlık durumunuz hakkında sizi bilgilendirir ve en doğru biçimde yönlendirirler. Ayrıca, check-up doktorlarımız ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zellanda hükümetlerinin anlaşmalı hekimleri olup, kliniğimiz İstanbul'da göçmen vizesi için gereken sağlık kontrollerini yapmaya yetkili tek kliniktir.
Check-up işlemi sonrasında elde edilen 'size özel' sağlık bilgileri, VKV Amerikan Hastanesi'nde sizin için hazırlanan bir dosyada saklanır. Oluşan 'sağlık profili'niz sayesinde hekiminiz; ileride oluşabilecek bir sağlık sorununuzda, güvenilir ve sizi tanıyan bir danışman olarak yardıma hazır olacaktır.
VKV Amerikan Hastanesi Check-up Kliniği, Amerika ve Kanada'nın, uluslararası platformda 'standart' olarak kabul görmüş teknolojisi ile donatılmıştır. Bu klinikte, kapsamlı bir check-up'ta yer alması gereken tüm testler (laboratuvar tetkikleri, kardiyolojik, radyolojik, biyokimyasal, hematolojik testler vb.), VKV Amerikan Hastanesi güvenilirliği ve doğruluğuyla uygulanır.
Check-up'ın içerdiği detaylı muayene, uygun testlerin tespiti ve uygulanması, Cumartesi dahil, saat 09:00-12:00 arasında sonuçlandırılır. Sonuçlar, en geç iki gün içerisinde alınır, uzman hekimimiz tarafından değerlendirilir ve size sunulur.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Check-Up'a Gelmeden Dikkat Etmeniz Gerekenler
|
 |
|
 |
- Hamileyseniz veya şüpheniz varsa işlemlere başlamadan önce mutlaka bildirin.
- Daha önce yapılmış test ve diğer tetkik sonuçlarını beraberinizde getirin.
- Randevu gününde ve saatinde mutlaka aç gelin. En az 10-12 saat aç kalmanız gereklidir. Bu arada yalnızca su içebilirsiniz.
- Eforlu EKG için yanınızda gelirken koşuya uygun bir ayakkabı, çorap ve eşofman getirin.
- Dışkı testi için; gelirken beraberinizde küçük, temiz bir kap içinde az miktar dışkı getiriniz. (Mümkünse o sabahın dışkısı olmalı, değilse kurumamış olmalıdır.)
- Test yaptıracak kişi iki gün süre ile kırmızı et, brokoli ve turp gibi sebzeler yememiş olmalıdır.
- Günde 250 mg'dan fazla C vitamini kullanılmamalıdır.
- Demir ilaçlarının en az iki gün kullanılmamış olması gerekir.
- İdrar örneğini hastanemizde verebilirsiniz. İdrar çekmekte güçlük çekiyorsanız hastanemizden temin edeceğiniz idrar kaplarına iki saatten fazla bekletmemiş olarak beraberinizde de getirebilirseniz.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocuğum Okuyamazsa
|
 |
|
 |
|
Okuma güçlüğü yani Disleksi nedir? Nasıl anlaşılır?
Pek çok ünlü müzisyen, bilim adamı, sanatçının okuyamadığı için okullardan kovulduğu, zeka özürlü tanısı aldığı, küçük yaşlarında 'başarısız' damgası taşıdıklarını duyarız. Bu ünlülerden Tom Cruise, “okuma öğrenemeyen ancak kendi işini görebilir” tanısı almış, şimdilerde okuyamayan çocuklara yardım kampanyaları düzenleyen, bir sinema dehasıdır. Ampulü keşfeden Thomas Edison, gerilim kitaplarının ünlü yazarı Agatha Christie, masalsı fantazileri gerçeğe dönüştürmüş deha Walt Disney tanınmış disleksiklerden.
Okumada zorlanmayan bir kişinin, okuyamamanın nasıl bir zorluk olduğunu hayal etmesi son derece güçtür. Bu nedenle okuyamayan disleksiklere sıklıkla; 'tembel', 'inatçı', 'ilgisiz' gibi hak etmedikleri sıfatlar verilmektedir. Genellikle yetersiz tanınma nedeniyle toplumdaki insidans bilinmese de yüzde 10 civarında olduğu düşünülmektedir. 100 seneden beri tanınan bu öğrenme güçlüğünün asıl nedeni yeni yeni ortaya çıkmaktadır. Bugün beyinde bir özür değil, disleksinin; "beynin okuma alanları arasındaki koordinasyonun tam kurulamadığı bir durum" olduğu anlaşıldı. Helsinki'den yapılan bir açıklamada DYXCI geninin mutasyonunu taşıyan ailelerde disleksik kişilerin çok daha fazla olduğu bildirilmiştir yani disleksinin kalıtımsal bir yanı da vardır.
Okuma sırasında beynin aktifleşen bölgeleri, fonksiyonel MRI yöntemiyle tespit edilmiştir. Beynin sol tarafı okumayı yönetmektedir. Beynin sol ön bölümüne, 'Hece Oluşturan Bölge' adı verilmekte ve harflerin yanyana koyularak hecelere dönüştürülmesi bu bölgede gerçekleşmektedir. Sol orta bölgeye 'Kelime Analiz Bölgesi' adı verilmekte, burada heceler anlamlı hale gelmekte, kelimeye dönüşmektedir. Kulak arkasında kalan oksipital bölge ise 'Otomatik Detektör' adıyla anılmakta, önceden tanınmış kelimelerin 1. ve 2. duraklardan geçmeyip direkt kelimenin tanındığı bölge. Okumaya hız veren işte bu otomatik alandır.
Dislekside ne oluyor?
Kelime analizi ve otomatik detektör bölgeleri, iyi koordinasyon sağlayamıyor. Bu kişilerde kelime oluşumu her seferinde "Hece Oluşturan Bölge"den geçiyor ve bu nedenle de okumada istenen serilik bir türlü yakalanamıyor. Bu kişiler beyinlerinin sağ bölgelerini de çalıştırarak okumaya çalışıyorlar.
Disleksinin yaşa göre şüphe uyandıran belirtileri:
3-5 Yaş Anaokulu Çağı:
- Kelimelerin tekrarlandığı şarkılardan hoşlanmaz,
- Tekerlemeli oyunları bir türlü öğrenemez,
- Bebek gibi konuşmaya devam eder. Kelimelerini sık sık şaşırır,
- İsmindeki harfleri bile öğrenemez ve ilgi göstermez,
- Tüm uğraşlara rağmen; haftanın günleri, harfleri, sayıları bir türlü öğrenemez.
5-6 Yaş Okul Çağı:
- Harf ve kelimeleri tanıyamaz, kendi ismini bile yazamaz, kelimelere uyduruk yazılımlar bulur.
- Kelimeleri hecelere bölemez. (Kapı kelimesini Ka-pı olarak bölemez.)
Kafiye yapan kelimeleri tanıyamaz. (Bacı-Hacı gibi.)
- Harfleri kelimelerle bağdaştıramaz. (Kedi ne ile başlıyor? Sorusunu cevaplayamaz.)
- Heceleri tanıyamaz. (K ile hangisi başlar kedi, hacı, bacı diye sorulduğunda cevaplayamaz.)
6-7 Yaşındaki Çocuğunuz:
- Heceleri tanımakta ve yan yana koymaktaki güçlüğü devam ediyorsa.
- Tek heceli kelimeleri okuyamıyorsa: Top, bal, kel gibi.
- Okuma hataları harflerin dizilişinde hata yaptığını düşündürüyorsa. (Kediyi yedi diye okuma gibi.)
- Okumaktan nefret etme, okumayı "ZOR İŞ" olarak değerlendirme gibi yakınmaları varsa.
7 Yaş ve Üzerindeki Çocuğunuz:
- Uzun ve zor kelimeleri yanlış okuma. (Cumhuriyet yerine hürriyet gibi.)
- Benzer kelimeleri karıştırma. (Kurt yerine yurt gibi.)
- Okurken duraklama. (eee yani gibi eklerle doldurma)
- Telefon numarası, ev adresi, tarihleri hatırlayamama.
- Çok heceli kelimelerin sonunu veya tamamını uydurma (cumhuriyetimizin yerine hükümetimizin gibi.)
- Kelimelerin bazı hecelerini atlama (cumhuriyetimizin yerine cumhuriyetin gibi.)
- Okuma esnasında zor kelimelerin yerine kolayını seçme. (Hatıra yerine anı gibi.)
- Yazım hatalarıyla dolu özensiz yazma.
- Bağlaç gibi anlamsız ekleri atlama. (İle, ve gibi kelimeleri okumama)
- Sesli okumaktan kaçınma.
Disleksiden şüphelendiyseniz neler yapmalısınız?
- Sınıf öğretmeniyle derhal görüşmeli onun görüşlerini almalısınız.
- Ne kadar önce davranırsanız, çocuğunuzun hızlı okuma şansı o kadar artar.
- Okul sistemi içinde veya dışarıdan mutlaka testlerini yaptırmalısınız.
- Çocuğunuzun başarılı olduğu diğer alanları keşfedin. Onun başka alanlardaki başarılarını ön plana çıkarın. Onun çok başarılı olabileceği, özgüvenini destekleyebileceği bir alan seçin. Başarısız olduğu konularda, onu yermeyin.
Çocuğunuza konulan tanıyı ve önerileri okulla paylaşın. Sınıfta dikkatinin dağılmayacağı, iyi ışıklı, tahtaya yakın bir yerde oturmalı. Sınavlarda ona fazla süre tanınmalı, duruma göre sorular ona okunmalı, cevapları sözlü olarak alınmalı, audiovisual eğitim sağlanmalıdır.
Evde destek sağlayın. Size sesli okumasını sağlayın. İstemiyorsa sesli okumaya zorlamayın.
Konu ile ilgili bilgi alabileceğiniz internet siteleri:
www.disleksi.org
www.anküsem.ankara.edu.tr
www.öğretmenlersitesi.com
www.dyslexic.org.uk
www.legasthenie.org
www.ditt-online.org
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocuğunuzu Güneşten Nasıl Korumalısınız?
|
 |
|
 |
|
Yazın gelmesi ile hepimiz deniz ve güneşle dolu tatil hayalleri kurmaya başladık. "Güneş girmeyen eve doktor girer" sözüyle de vurgulandığı gibi, genellikle sağlık verici olarak algılanan hayat kaynağımız güneş acaba her zaman faydalı mı? Bu ay güneşin zararlı etkileri ve bunlardan korunma yolları üzerinde duracağız.
Güneşin zararlı etkileri var mı?
Güneş ışığının içindeki ultraviyole ışınları (UV), UV-A ve UV-B uzun süre güneşe maruz kalındığında cilt yanıklarına yol açar. Tekrarlayan cilt yanıkları da, cilt kanserlerine neden olur. Normalde atmosfer ve ozon tabakası dünyaya ulaşan UV ışını miktarını azaltır. Fakat ozon tabakasının incelmesi ile dünyaya ulaşan UV ışını miktarı artmıştır. 1973'ten beri en ciddi cilt kanseri olan melanomanın sıklığı yüzde 150, aynı dönemde melanomadan ölüm vakaları da yüzde 44 oranında artmıştır. Bir insanın tüm yaşamı boyunca aldığı UV ışınlarınn yarısından fazlası çocukluk çağında alınır, çünkü dışarıda geçirdiği süre bu dönemde maksimumdadır. Hayatında bir kere su toplamış güneş yanığı olan bir kişinin melanomaya yakalanma riski, yanığı olmayanlara göre iki kat fazladır. Her yanık ile bu risk iki kat artar. Cilt kanserinden korunmanın en iyi yolu, cilt yanıklarını önlemektir.
Güneş yanıkları nasıl olur?
Uzun süre güneşe maruz kalındığında UV ışınları; ciltte önce kızarıklık, daha uzun süreli hasarlarda da içi su dolu baloncuklara sebep olur. Kızarıklık, ağrı, şişme güneşten 2-4 saat sonra başlar, 24 saatte maksimuma ulaşır. Bu birinci derece yanıktır. İçi su dolu kabarcıklar olduğunda yanık artık ikinci derece olmuş demektir. Üçüncü derece yanıklarda kabuklanmalar olur, güneş üçüncü derece yanığa sebep olmaz.
Güneş yanığı olduğunda ne yapmak gerekir?
Ağrı ve sıcaklık hissi, 48 saat sürer. İbuprofen erken başlanıp, 2 gün süre ile kullanılırsa rahatsızlığı büyük ölçüde azaltır. Nemlendirici kremler de günde üç kere uygulanırsa rahatlık verir. Bu kremlere iki gün devam edilmelidir. Çok kalın, yağlı merhemler kullanılmamalıdır, bu çocuğu daha sıcak tutar ve terlemeyi önler.
Soğuk banyo yaptırmak veya günde bir kaç kez yanık yerine soğuk su ile ıslatılmış giysiler koymak ağrıyı azaltır, duş çok ağrı verici olabilir.
Yanıklar olduğunda çocuğunuza daha çok su içirmelisiniz, bu dehidratasyonu ve hastalık hissini önler.
Bir hafta içinde soyulmalar başlar, deriye nemlendirici kremler sürmek gerekir.
Eğer çocuğunuzun derisi su toplar ve patlarsa, üzerindeki ölü deriyi temiz, küçük bir makasla temizlemek gerekir. Sonra da antibiyotikli bir krem sürülmelidir (örn. Bactroban). Merhemi günde üç kez yıkayıp, tekrar sürmek gerekir.
Güneş yanıklarında yapılan sık yanlışlıklardan biri; yanık yerine, diş macunu, yoğurt veya yoğun merhemler sürmektir. Bunların hem faydası yoktur, hem de temizlenmesi zordur. Diğer bir hata da güneşten koruyucu losyonlarla, bronzlaştırıcı losyon veya yağları karıştırmak, koruyucu yerine bronzlaştırıcı kullanmaktır.
Güneş yanıkları nasıl önlenebilir?
Cilt kanserini önlemenin yolu, güneş yanıklarını önlemektir. Cilt kanseri geç yaşta ortaya çıksa da, sebep çocuklukta olan güneş yanıklarıdır. Çocuğunuzu cilt kanserinden korumak için güneşte yanmasını engelleyin.
- Çocuğunuz günde 30 dakikadan fazla dışarıda duracaksa, güneşten koruyucu losyon (sunscreen) kullanın.
- Süt çocuklarının ciltleri daha ince olduğu için, güneşe karşı daha hassastırlar. Bu nedenle 6 aylıktan küçük çocuklar direkt güneşe çıkarılmamalıdır, mümkün olduğunca gölgede tutulmalıdırlar. Eğer güneşe çıkacaksa, mutlaka koruyucu losyon, uzun elbiseler ve kenarlıklı şapka kullanılmalıdır.
- Bronzlaşmak isteyen ergenlerde mutlak koruyucu losyon kullanmalı, güneşe alıştıra alıştıra çıkmalıdırlar. İlk gün güneşte 15-20 dakika kalmalı, daha sonra bu süre günde 5 dakika arttırılmalıdır.
- Çocukları, güneş ışınlarının en yoğun geldiği saatler olan 10:00 ile 15:00 arasında güneşe çıkarmayın. Bulutlu havalar sizi yanıltmasın, güneş ışınlarının yüzde 70'ı bulutları geçer. Ayrıca güneş ışınlarının yüzde 30'u da seyrek dokumalı kıyafetlerden cilde geçer.
- Kum ve suyun güneş ışınlarını yansıttığını unutmayın. Gölgede bile cilt yanıkları olabilir. Şapka veya şemsiye çocuğunuzu yansıyan ışınlardan koruyamaz.
- Çocuğunuzun gözlerini de güneşten koruyun. Yıllarca UV ışınlarına maruz kalmak, katarakt riskini attırır. Çocuğunuza UV korumalı güneş gözlüğü alın. Güneşte en çok yanaklar, burun ve omuzlar yandığı için özellikle bu bölgeleri koruyucu losyonlarla yoğun şekilde koruyun.
Güneş yanıkları için riskli grup hangisidir?
Çocukların yüzde 15'i asla brozlaşmayan, fakat yanan ciltlere sahiptir. Özellikle açık tenli çocuklar, tüm hayatları boyunca güneşe karşı dikkatli olmak zorundadırlar. Eğer çocuğunuz açık tenli, sarışın veya kızıl saçlı, çilli, mavi veya yeşil gözlü, çok benli ise güneş yanıklarına karşı daha hassastır, dolayısı ile cilt kanseri açısından da riskli gruptadır. Bu çocuklar yazın çok kısa süreli bile güneşe çıkacak olsalar, koruyucu losyon kullanmak zorundadırlar.
Güneşten koruyucu losyonlar
Piyasada pek çok güneşten koruyucu ürün vardır. Özellikle hem UV-A, hem UV-B'ye karşı koruyucu bir ürün tercih edilmelidir.
- SPF (Sun Protection Factor): Güneş koruyucu faktör) veya filtre gücü, güneşten koruyucu ürünün UV ışının ne kadarını cilde geçirdiğini gösterir. Örneğin 15 faktörlü bir ürün, ışının 1/15'ini yani, yüzde 7'sini geçirir. Böylece güneş altında geçirilebilecek güvenli süreyi 20 dakikadan 5 saate çıkarır. 15'ten yüksek koruma faktörlü ürünler 5 saatten daha uzun süre korur. Güneş yanıkları için tehlikeli saatler olan 10:00 ile 15:00 arası için 15 koruma faktörü yeterlidir. Fakat açık tenli çocuklar için 30 koruma faktörü gereklidir. Kısaca söylemek gerekirse, tüm çocuklar için 15 ve üzeri koruma faktörlü ürünler kullanmak gerekir.
- Koruyucu ürünleri güneşe çıkmadan 30 dakika önce sürmek gerekir. Burun, yanaklar, kulaklar ve omuzlar özellikle iyi korunmalıdır.
- Çoğu ürünler, her 3-4 saatte bir tekrar sürülmeli, eğer terlemiş veya suya girmişse hemen tekrarlanmalıdır. Suya dayanıklı (wraterpnoof) ürünler suda 30 dakika dayanır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocuk Check-Up (14 Yaş Altı)
|
 |
|
 |
- RADYOLOJİK İNCELEMELER
Kalp-Akciğer radyografisi: Akciğer hastalıklarını ön tarama amaçla kullanılan yöntemdir.
- HEMATOLOJİK İNCELEMELER
- Hemogram
- Lokosit Sayısı (WBC)
- Notrofil (NEU)
- Lenfosit (LYM)
- Monosit (MONO)
- Eozinofil (EOS)
- Bazofil (BAZO)
- Eritrosit Sayısı (RBC)
- Hemoglobin (HBG)
- Hematokrit (HCT)
- MVC
- MCH
- MCHC
- RDW
- Trombosit Sayısı (PLT)
- MPV
Bu bir test değil test panelidir. Anemi (kansızlık), lösemi, çeşitli infeksiyonlara karşı vücudun reaksiyonun ölçülmesi, kan hücrelerinin özelliklerinin değerlendirilmesi ve bazı kan hastalıklarının tanısı için kullanılan testlerdir. Sedimentasyon hızı, infeksiyon ve iltihabi hastalıkların göstergesidir.
- BİYOKİMYASAL İNCELEMELER
Açlık kan şekeri: Şeker hastalığının tanısı veya tedavisinin izlenmesi için yapılır.
RF Kantitatif: Romatizmal kökenli hastalıkların tanısı için yapılır.
HBsAg
Anti HBs
Anti-HAV : Hepatit A ve B diye isimlendirilen, sarılık ve bunun gibi karaciğer hastalıklarına neden olan virüslerin veya onların kanda oluşturduğu antikorların saptanmasına yönelik test grubudur. Sonuçlara göre aşılama programları uygulanılır.
PPD: Tüberküloz aşısı kontrolü için uygulanır.
Boğaz kültürü: İleride hastalık oluşturabilecek ? (beta) Hemolitik Streptokoklarının taranması önemlidir.
İdrar tam analizi: İdrar analizinde görülen değişimler; böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde, idrar yolu infeksiyonlarının ve bazı kötü huylu hastalıkların saptanmasında yardımcı olur.
Dışkıda parazit aranması: Dışkıda parazit ve parazit yumurtalarının aranmasıdır.
- GENEL FİZİK MUAYENE (ÇOCUK);
Sonuçların değerlendirilmesi ve öneriler.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocuklarda Görülen Bulaşıcı Hastalıklar
|
 |
|
 |
|
Nezle
Çoğunlukla virüslerin neden olduğu enfeksiyonlardır. Hava cereyanında kalmak, üşümek, ayakların ıslak kalması vb. durumlar enfeksiyona doğrudan neden olmasalar da vücut direncini kırarak enfeksiyonla mücadeleyi zorlaştırabilir. Bebekler nezle ve grip gibi hastalıkları daha ağır geçirebilirler. Özellikle 2-3 aylığa kadar olan bebekleri hasta kişilerden olabildiğince korumak gerekir.
Belirtiler: Bebek iyi görünmüyorsa, beslenmekte zorlanıyor ya da tamamen reddediyorsa, hızlı ya da zorlanarak nefes alıp veriyorsa, mutlaka doktora götürülmelidir. Bu kadar küçük bebeklerde yüksek ateş olması çok beklenmez; bu nedenle hastalığın şiddetini ateşle ölçmek yanıltıcı olacaktır.
Yapılması gerekenler: Burnu tıkalı olan bebek emmekte güçlük çekeceği için burnuna steril tuzlu su yani serum fizyolojik damlatılmalı ve doktora burun açıcı (dekonjestan) damla kullanılıp kullanılamayacağı danışılmalıdır. Hasta bebeğin içtiği süt/su miktarı dikkate alınmalı ve bebeğin susuz kalmamasına dikkat edilmelidir. Giderek güçsüzleşen, ağzı kuruyan, bezi 3-4 saat kuru kalan bebeğin acil olarak doktora götürülmesi şarttır. Daha büyük çocuklarda soğuk algınlığı genellikle ateşli olur, birkaç kez kusabilirler. Ancak nezle tam başladığında ateşleri düşer ve nezleye bağlı burun akıntısı gibi rahatsızlıklar ön plana çıkar. Bazen virüslerin zayıflattığı vücutta bakteriler ikincil enfeksiyonlara yol açabilir. Uzayan nezleye ateş, sarı-yeşil burun akıntısı, kulak ağrısı veya işitme kaybı, öksürük iştahsızlık eklenirse orta kulak enfeksiyonu, bronşit, zatürre gibi bir ikincil enfeksiyon düşünülmeli ve doktora görünülmelidir. Bu tür enfeksiyonların tedavisi doktor tavsiyesiyle antibiyotiklerle yapılır. Boğaz ağrısı, ateş ve halsizlik şikayetiyle gelen çocuğun sadece nezle mi yoksa grip mi geçirdiğini anlamak her zaman kolay değildir. Gribe neden olan genellikle influenza virüsü grubudur. Grip nezleye nazaran daha yüksek ateşe ve genel kırgınlığa yol açar. İştah azalır, yaygın kas ağrıları, titreme belirtileri görülebilir. Gripte de nezlede de tedavi belirtilere yöneliktir. Bol sıvı alarak vücudun kuru kalmasını önlemeli, ateş düşürücü ve dekonjestan ilaçlar doktorun önerisiyle kullanılmalı ve istirahat edilmelidir.
Bronşiyolit
Bronşiyolit de nezle gibi kış aylarında ve ilkbahar başlangıcında daha sık görülür. Akciğerlerdeki küçük solunum yollarının (bronşiyol) enfeksiyonla şişmesi ve salgılarla tıkanması durumudur. Nezleyle başlayan enfeksiyonun alt solunum yollarına inmesiyle solunumun hızlanması, göğüsün nefes alıp verirken içeri çökmesi gibi belirtilerin görülmesi, durumun ciddileştiğini gösterir. Ateş olmayabilir ancak sıkıntılı solunum giderek hava açlığına ve çocuğun yorulmasına yol açar. Bebek ne kadar küçükse yorulması o denli kolay olur. Kısa süreli solunum duraklamaları bu hastalığın ilk belirtisi olabilir. 3-6 aylık bebeklerde görülme oranı daha sıktır ve buna neden olan etken bulaşıcıdır. Etkilediği kişinin yaşına göre belirtilerin şiddeti de değişir. Enfeksiyon, erişkin birinde sadece burun akıntısına sebep olabilir. Emme güçlüğüne yol açarsa bebeği susuz bırakacağından genel durum daha da bozulur. Böyle bir bebeğin doktor tarafından değerlendirilmesi, bazen hastaneye yatırılması gerekebilir. Buhar tedavisi salgıları incelterek tıkanıklık belirtilerini hafifletebilir. Bebek sıvı alamıyorsa, serumla sıvı alması sağlanabilir
Öksürük
Öksürük çocuklukta en sık rastlanan hastalık belirtisidir. Öksürük, aslında boğaz ve göğüsteki solunum yollarını temizlemeye yarayan bir reflekstir. Çoğunlukla basit bir üşütme belirtisidir ama bazen de doktora gitmeyi gerektirecek kadar ısrarlı ve ürkütücü olabilir. Burundan akmak yerine boğaz gerisine doğru akan salgı boğazı tahriş ederek öksürüğü başlatır.
Belirtiler: Öksürük değişik hastalıklarda değişik özellikler gösterebilir. Nezleyle birlikte olan öksürük ıslak veya kuru özellik gösterebilir ve bir hafta kadar sürebilir. Öksürük nezlede genellikle en son kaybolan belirtidir. Ateş, burun akıntısı ve öksürük genellikle gribal bir enfeksiyon bulgusu olsada, 39 dereceyi aşan ateş ve sıkıntılı solunum görüldüğünde zatürre gibi daha ciddi solunum yolu hastalığı akla gelmelidir.
Öksürük öğürme refleksini uyararak kusmaya neden olabilir. Kusma devam etmedikçe bu korkulacak bir durum değildir. Özellikle yuvaya giden çocuklarda peş peşe gelen soğuk algınlığı öksürüğün haftalarca sürmesine yol açabilir. Çocuğunuzun öksürüğü 1 ayı geçiyorsa astım, alerji, sinüzit gibi solunum yollarının aşırı duyarlılığından kaynaklanan durumlar akla gelmeli ve doktora danışılmalıdır.
Öksürük başka hastalıkların da belirtisi olabilir. Örneğin havlama tarzında öksürük krupta, iç çeker gibi öksürük boğmacada, göğüste ötmeyle birlikte öksürük astımda görülür. 6 aydan küçük bebeklerde öksürük bebeği yorabilir. Özellikle sonbahar-kış mevsiminde yaygınlaşan 'rsv' (respiratory syncytial virüs) daha büyük çocuklarda nezleye neden olurken, bebeklerde alt solunum yollarını ve akciğerlerini etkileyerek ciddi solunum zorluğuna yol açabilir.
Tedavi: Genelde virüslerin yol açtığı nezle gibi enfeksiyonlarda antibiyotiklerin tedavide yeri yoktur. Öksürük gece uykuyu engellemiyorsa içinde birkaç farklı etken madde içeren öksürük şuruplarının kontrolsüzce kullanılması yanlıştır. Bazen öksürük refleksinin bu ilaçlarla baskılanması, solunum yollarının doğal temizlenme mekanizmasını engelleyerek durumu kötüleştirebilir bile. Bakterilerin neden olduğu zatürre gibi hastalıklarda antibiyotikler doktor denetiminde kullanılabilir. Zatürre, boğmaca, rsv gibi hastalıklar hastaneye yatmayı gerektirecek kadar ciddi seyredebilir.
Krup
Bir cins larenks yani nefes borusunun iltihabı olan bu durum, çocuklarda özellikle 3 ay ile 5 yaş arasında sık görülür. Çoğunlukla virüslerin neden olduğu soğuk algınlığı ses kutusuna ve nefes borusuna doğru inerse, büyüklerde ses kısıklığı, gıcık ve öksürüğe yol açarken, küçük çocukların nefes borularının daha dar olması sebebiyle ödem ve daralmaya neden olabilir.
Belirtiler: Krup sıklıkla sonbahar-kış mevsiminde salgın olarak görülebilir. Önce üst solunum yolu enfeksiyonu gibi başlayan belirtiler giderek yerini ses kısıklığı, havlar gibi öksürük ve ileri durumlarda solunum sıkıntısına bırakabilir. Ateş sıklıkla olur.
Tedavi:
Belirtiler geceleri ve ağlamakla artar. Bu durumda hemen doktor aranmalıdır. Bu arada çocuk sakin tutulmaya çalışılmalıdır. Hava ve oksijen açlığını önlemenin en iyi yolu sakin durarak oksijen tüketimini azaltmaktır. Havayı içine çekmesi için balkona ya da pencereye çıkarılmalı, 6-7 nefes aldıktan sonra banyoda sıcak su akıtarak buhar yapmalı ve 10 dakika burada durmalıdır. Nemli hava larinksteki ödemin azalmasını sağlar. Bu uygulamalarla rahatlamayan çocuk derhal acil servisi olan bir hastaneye götürülmelidir. Krup 5-6 gün, giderek azalan şiddette devam edebilir. Evde bulunduracağınız bir soğuk buhar makinesi diğer soğuk algınlıklarında bu durumun tekrarlamasını önleyebilir.
Farenjit
Boğazı ağrıyan ateşli çocuklar arasında, her 10 çocuktan biri streptokok bakterisinin neden olduğu farenjite yakalanmıştır. Farenjit kış aylarında, kapalı, kalabalık ortamlarda kolayca bulaşır. 5-15 yaş grubu çocuklar bu hastalığa en sık yakalanan gruptur. Hastalık, hasta kişinin tükürük ve burun salgısından bulaşabilir. Evde hasta biri olduğunda ortak hiçbir malzeme kullanılmamalı, eller sabunla sık sık yıkanmalıdır.
Belirtiler: Farenjit boğaz enfeksiyonu demektir ve yutmayı güçleştirir. Ateş, titreme, kırıklık, iştahsızlık gibi belirtilerin yanında karın ağrısı, bulantı, kusma da görülebilir. Boyundaki lenf bezleri şişer, bademcikler irileşir ve üzerinde beyaz-sarı iltihap odakları belirir.
Tedavi: Boğaz kültürü ya da hızlı strep testiyle doğrulandığında antibiyotik tedavisine başlanır ve 10 gün devam edilir. Yetersiz tedavi bademcik absesi, romatizmal ateş ve nefrit gibi durumlara neden olabilir. Hasta çocuğa bol sıvı, yumuşak yiyecekler, çorba, dondurma verilebilir (soğuk ödemi ve yangıyı alacaktır). Daha büyük çocuklar tuzlu suyla gargara yapabilir.
Ortakulak İltihabı (Otit)
Sık görülen çocukluk çağı hastalığıdır. Genellikle üst solunum yolu enfeksiyonlarında burun içi ve östaki borusunun içini saran zarın şişmesi ve darlığa neden olmasıyla yakından ilişkilidir. Östaki borusunun çalışmaması kulakta sıvı birikmesine de neden olabilir. Bu sürede işitme azalabilir. Yuva gibi kalabalık ortamlar ve sigara dumanı otit sıklığını arttırır. Otit bulaşıcı değildir ancak ona neden olan üst solunum yolu hastalığı bulaşıcıdır.
Belirtiler: Otitlerin çoğunluğunda bakterilerin rolü vardır, bu nedenle antibiyotik sıklıkla kullanılır. İlerleyen durumlarda kulak zarı arkasındaki basınç artışı zarın delinmesine ve cerahatin dışarı akmasına yol açabilir. Bu durumda kulak içine antibiyotik damla uygulamak gerekebilir. Ağrı kesiciler de kulak ağrısının dinmesine yardımcı olur. Belirtiler çoğunlukla 48 saatte geriler. 2 aydan daha uzun süre enfeksiyona kronik otit denir. Bu durumda orta kulak ve kulak zarında kalıcı bazı değişiklikler meydana gelebilir. Emzirme otite karşı bağışıklık faktörlerinin bebeğe geçmesini sağladığı gibi, emzirme pozisyonu da östaki borusunun işlevi için idealdir. Bebeklere biberon verilecekse asla çocuk yatarken değil, otururken verilmelidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocuklarda İdrar Yolu Enfeksiyonu
|
 |
|
 |
|
İdrar yolu iltihabı; mesanenin, bazen de böbreklerin iltihabıdır. Mesanenin iltihabına
sistit, böbreklerinkine pyelonefrit denir. İdrar yolu iltihabını tedavi etmek, böbrekleri korumak açısından önemlidir. Sık idrar yapma, gece ve gündüz idrar kaçırma, ateş, karın ağrıları (genellikle alt batında) ve kusma gibi değişik belirtiler verebilir.
Neden olur?
İdrar yolu iltihaplarının etkeni bakterilerdir. Bakteri mesaneye, üretra denilen idrar
yollarının dış girişinden girer. Genelde üretra girişini tahriş eden etkenler, bakterilerin buradan içeri girmesini de kolaylaştırır. Bilinen tahriş edici maddeler, banyo köpükleri ve şampuanlardır.
İdrar yolları iltihaplarının ender görülen bir nedeni de, yollarda idrarın akışına bir engel olmasına bağlı olarak mesanenin tam boşalamamasıdır.
Nasıl seyreder?
Tedavi ile, bebeğinizin ateşi ve şikayetleri antibiyotik başladıktan 48 saat sonra
geçecektir. Bir kez daha üriner enfeksiyon geçirme riski %50' ye inecektir. Çocuğunuzun bu riskini önlemeye yönelik tedbirleri okuyun.
Antibiyotikler : Çocuğunuzun iyileştiğini düşünürseniz bile idrar yolu iltihabının
tekrarlamasını önlemek için antibiyotiği en az 10 gün (ya da doktorunuzun önerdiği sure kadar) kullanın.
Fazla sıvı alımı : Çocuğunuzun iltihabını temizlemek için çocuğunuzu bol su içmeye teşvik edin.
Ağrı ve ateş profili : Ağrılı işeme veya 38,5 derece ateş için ağrı kesici kullanın.
Tıbbi Takip : Çocuğunuz antibiyotiğe başladıktan 2 gün sonra hekiminizi arayıp, idrar kültürü sonucunu öğrenmeniz ve çocuğunuzun şikayetlerinin antibiyotiğe cevap verdiğinden emin olmanız gerekmektedir. İlk ziyaretinizden 2 hafta sonra doktorunuz çocuğunuzdan yeni idrar kültürü isteyecektir.
İdrar testi yaptırmak için orta akım idrarı nasıl alınmalı?
- Eğer çocuğunuz için idrar örneği istenmişse, sabah ilk idrarını toplamaya çalışın.
- 10 dakika kaynamış kapaklı bir kap kullanın. Genital bölgeyi bir çok kez sıcak su ile ıslanmış pamuk parçaları ile temizleyin.
- Çocuğunuz tuvalette bacaklarını geniş olarak açıp olabildiğince geri oturmalıdır.
- İdrarını yapmaya başlayınca, temiz kapı direkt olarak akımın önüne koyun. İdrar akımı bitmeden steril kabı doldurup kaldırın (Mesaneden gelen ilk ve son damlalar bakteri ile mikroplanmış olabilir.)
- İdrarı verinceye kadar, buzdolabında tutun ve tahlile getirirken steril kabı taşıdığınız lastik torbaya bir miktar buz koyun.
İdrar yolu iltihaplarından korunmak için ne yapmalı?
- Çocuğunuz yıkandığında, genital bölgesini sabunla değil suyla yıkayın.
- Ergenlikten önce köpüklü sabun kullanmayın. Tahriş edici özelliği vardır. Şampuan ve diğer sabunları, banyo suyuna katmayın. Küvetin etrafında sabun bırakmayın.
- Banyo süresini 15 dakikadan az tutun. Çocuğunuz banyodan sonra idrar yapmalıdır.
- Kız çocuğunuza genital bölgesini, önden arkaya doğru, özellikle dışkısını yaptıktan sonra temizlemesini öğretin.
- Çocuğunuzun kabız olmasını önlemeye çalışın.
- Çocuğunuzun idrarını açık renk olmasını sağlayacak şekilde yeterli sıvı almasını teşvik edin.
- Çocuğunuzu, idrarını günde 3-4 kere yapmak üzere teşvik edin.
- Kız çocuğunuz, bol iç çamaşırları giymelidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocukların Yeme Alışkanlıkları
|
 |
|
 |
|
Okul öncesi dönemde aileye bağımlı yaşayan, istedikleri yapılan çocuk okula başlamasıyla birlikte yeni bir hayata başlar. Ev içindeki hayatına ve uyku düzenindeki değişikliklere paralel olarak beslenme düzeninde de değişiklikler meydana gelir. Sabah erken kalkması, okula yetişebilmek için acele etmesi gibi nedenlerle yeni oluşan beslenme düzeni, yetişkinlik döneminde değiştirmekte oldukça zorlanabileceği olumsuz bazı alışkanlıklar kazanmasına yol açabilir.
En önemli öğün kahvaltıdır.
Okul hayatıyla birlikte çocukların beslenme alışkanlıklarında meydana gelen en önemli değişiklik kahvaltı yapmamaktır. Kahvaltı günün en uzun açlığı olan gece açlığını takip etmesi nedeniyle biten enerjinin tekrar alınabilmesi için en önemli öğündür. Araştırmalar, kahvaltı yapan çocuğun sınıf içindeki başarısının daha fazla olduğunu, problem çözme gibi konularda daha başarılı olduğunu ve kavrama yeteneklerinin daha iyi olduğunu; bazı araştırmalar da kahvaltı yapan çocukların beslenme yetersizliğinden oluşan hastalıklara daha az yakalandıklarını göstermektedir. Bunun dışında yapılan bazı araştırmalarda da kahvaltı yapmayan çocukların daha şişman oldukları belirlenmiştir.
Çocukların kahvaltı yapması kadar kahvaltıda yediği besinlerin içeriği de önemlidir. Kahvaltıda çabuk sindirilen, kana çok çabuk karışan şekerli gıdalar yerine süt, yumurta gibi yavaş emilen, tokluk hissi daha fazla olan ve büyüme döneminde daha fazla ihtiyaç duyulan proteinli gıdaları almak gerekir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Çocukta Astım
|
 |
|
 |
|
Astım havayollarının daralması ile seyreden kronik bir hastalıktır. Astım, çocukluk çağının en sık rastlanılan kronik hastalığıdır. Öksürük, nefes darlığı, göğüste doluluk ve hırıltılı solunum ile karakterizedir.
Çocukta astım tanısı koymak için;
- Ailede astım ve/veya allerji öyküsü bulunması,
- Çocuğun maruz kaldığı allerjenlerin ve irritan maddelerin bilinmesi,
- Bulguların sıklığı ve önem derecesinin saptanması
- Solunum fonksiyon testlerinin yapılması gerekmektedir.
Astımı Tetikleyen Faktörler:
- Allerjenler veya irritan maddeler,
- Viral veya sinüs infeksiyonları,
- Egzersiz,
- Mide asidinde artma (Reflü),
- İlaç ya da besinler,
- Stress ve/veya heyecan
Allerjik nezle, astım hastalarının yüzde 78'inde görülür. Polenler, küf mantarları, evcil hayvanlar, ev tozu akarları astımı tetikleyen faktörler arasındadır.
Sigara dumanı, ozon, spreyler, deterjanlar, boya ve cila kokuları, ısı, nem ve hava basıncındaki ani değişiklikler de astımın tetikleyici faktörleri arasındadır.
Bazı erişkinlerde aspirin gibi ağrı kesici ilaçlar astımı tetikler. Astımlı hastaların yüzde 19'unda bu durum görülür.
Çocukların yüzde 6-8'inde bazı yiyecekler veya yiyeceklerdeki katkı maddeleri astım semptomlarını tetikler. Bunlar, süt, yumurta, yer fıstığı, fındık, soya ve balıktır. Bunları yemekten kaçınmak en iyi tedavi yöntemidir.
Astım Takibi:
Astım kronik bir hastalık olduğu için düzenli takip ve uygun tedavi gerektirir.
Astım tedavisi 4 ana başlıktan açıklanabilir:
- Objektif olarak belirli aralıklarla akciğer fonksiyonlarının ölçülmesi ve takip edilmesi
- Astımı tetikleyen faktörlerin belirlenmesi ve bunlardan kaçınılması
- Düzenli olarak ilaç tedavisi
- Hasta ve ailenin eğitimi
Etkin hasta tedavisinin 6 amacı vardır:
- Kronik semptomların önlenmesi
- Normal nefes alıp vermenin sağlanması
- Egzersiz dahil, normal aktivite yapılabilmesi
- Acil servise veya hastaneye yatışların en aza indirgenmesi
- Hasta ve ailesinin beklentilerine kulak verilmesi
İlaç Tedavisi:
Astımı düzenli ilaç tedavisi ile kontrol altına almak mümkündür. Astımda kullanılan ilaçlar:
- Solunum yoluyla alınan kortikostreoidler,
- Bronş açıcı ilaçlar,
- Antilökotrienler.
Astımı tetikleyen faktörler ve takibi hakkında hastalar ne kadar bilgi sahibi olurlarsa astım günlük yaşantılarını o kadar az etkiler.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
 |
|
Dalma ile İlgili Hastalıklar
|
 |
|
 |
|
Dalma çoğu zaman masum bir yüzme şekli olarak görülse de kulak burun boğaz açısından zaman zaman istenmeyen sonuçlara neden olmaktadır. Gerek dalma işlemi sırasında gerekse uçak ile irtifa almak ya da kaybetme esnasında burun gerisinde (nazofarenks bölgesi) bulunan östaki borularımız basınç altında kalırlar. Bu tüpler içleri kıkırdak dışı yumuşak damaktaki kaslara yapışık, orta kulak ile geniz boşluğunu birbirine bağlayan kanallardır. Ani basınç değişikliği durumlarında (uçakta ani iritifa değişiklikleri ya da dalarken ani dibe gitmeler/yüzeye çıkmalar) barometrik basınç oluşur. Bu olay sonrası meydana gelen zararlara "barotravma" zararları denir.
Dalış esnasında ne gibi hastalıklar oluşabilir?
Bu barometrik değişiklikler eğer östaki borusu herhangi bir nedenden dolayı kapalı ise orta kulak, kulak zarı, işitme kemikçikleri, orta kulaktaki havalı boşluklar ve hatta iç kulakta hasara neden olurlar. Yükselme sırasında orta kulak basıncı çevresel duruma uygun olarak azalmaya başlar, ancak alçalma sırasında ters mekanizmalar işlemeyebilir. Bu durum östaki borusunun geniz tarafındaki deliğinde ödeme ve şişliğe neden olur. Bu şişlik bir valv mekanizması gibi çalışarak deliğin bulunduğu bölgede daha büyük bir atmosferik basınç oluşturur.
Orta kulak zarar görebilir:
Bu artmış basınç orta kulağa daha az hava girmesine neden olur. Orta kulakta azalan hava basıncı kulak zarında çökmeye ve orta kulak mukozasında enflamasyona (şişmeye) neden olur. Bu negatif basınç düzeltilmezse orta kulak mukozası seroz bir sıvı üretir ve kulakta birikmeye başlar. Bazen bu sıvı içine küçük kanamalar da olabilir. Ani basınç değişikliklerinde, bu duruma hemen uyum sağlayamayan kulak zarında delinmeler de olabilir. Hastalar şiddetli kulak ağrısı, işitme kaybı, çınlama hissederler. Orta şiddette bazı olgularda hastalık mastoid kavite dediğimiz orta kulağın peteksi dokusuna yerleşebilir. Bu durum daha ileride zaman zaman orta kulak enfeksiyonları ile seyreden, çoğunlukla da işitme kaybının olduğu kronik bir forma dönebilir. Kulakta oluşan zararlar bu kadarla da bitmeyebilir. Ortakulağı iç kulaktan ayıran çok küçük iki pencere vardır. Bu pencerelerin üzerinde de zar vardır. Bazen bu basınç değişiklikleri bu küçük zarların da yırtılmasına ya da basınç altında kalmasına neden olabilir. Bu durum "perilenf" dediğimiz iç kulak sıvılarının orta kulağa akmasına neden olur. Hasta özellikle pozisyon değişikliklerinde ani baş dönmesi atakları geçirir. Denizde belli bir derinlikte bunları yaşayan kişi hızla su yüzüne çıkmak isteyeceğinden vurgun yiyebilir. Oryantasyonunu kaybedeceği için daha derine fark etmeksizin inebilir. Hayati bir takım tehlikelerle karşılaşabilir. Yine iç kulaktaki sıvının sızıntısına bağlı olarak total işitme kaybına kadar gidebilen işitme kayıplarına rastlanabilinir. Buna perilenfatik fistül denir. Uzun süre soğuk suda dalgıçlık yapan kişilerde dış kulak yolunun kemik bölümünde yıllar içinde çok yavaş gelişen kemik büyümeleri (osteom,egzostos) olabilir. Bunlar sıklıkla kulak kirinin zor temizlenmesi gibi şikayetlere neden olabilecekleri gibi ileri vakalarda işitme kaybı yapabilirler.
Sinüs boşlukları zarar görebilir:
Dalma eyleminde bir diğer basınç altında kalan organımız sinüs boşlukları ve sinüs yollarıdır. Aynı, kulakta olduğu gibi, sinüs boşluklarını burun boşluğuna birleştiren ince kanallar ve delikler vardır. Aynı mekanizma ile bu bölgede oluşan ödem ve şişlik sinüslerin havalanmasının bozulmasına ve sinüs mukozalarının ürettiği sıvı ile sinüs boşluklarının dolmasına neden olur. Bu biriken sıvıların başlangıçta iltihabi bir karakteri olmamasına rağmen tedavi edilmeyen kişilerde bu sıvılar enfekte olup akut sinüzit oluşumuna neden olur. Hasta şiddetli baş ağrıları, ateş, şiddetli yüz ağrısı, geniz akıntısı çekebilir. Bazen sinüs boşluklarında basınç o kadar şiddetli olur ki, dipte sinüs mukozasının bir bölümü kopup burundan şnorkelin içine gelebilir. Ayrıca burun kanaması olabilir. Bu durumda çok fazla endişe etmeden bir KBB uzmanına gidilmesi gerekir. Derin deniz dalgıçlığı ya da sualtı sporları yapacak olan kişilerin kulak burun boğaz açısından handikaplı olmamaları gerekir. Örneğin burundan günlük hayatta nefes alma problemi yaşayan kişilerde burunda kemik eğriliği, burun içi etlerde şişme, kronik sinüzit, kronik akıntılı kulak hastalığı, petülöz östaki borusu (doğumsal östaki borusu boz.), kulak zarında delik olup olmadığı bir uzman hekim tarafından kontrol edilmelidir.
Dikkat edilmesi gereken durumlar nelerdir?
Akıntılı bir üst solunum yolu hastalığı geçiriyorken, dalma eyleminde bulunmamak gerekir. Bu durumda analjezik ve dekonjestanlar ile üst solunum yolundaki ödem ve şişlik giderilmelidir. Dalma sırasında çiklet çiğnemek ve periodik olarak yutkunmak yararlıdır. Belli derinliklerde valsalva manevrası (burunu ve ağzı tıkayarak ağzı içinde hapsedilen havayı östaki borusuna yani genize yollamaya çalışmak) yapılmalıdır.
Tedavi:
Tedavi oluşan etkenlere yöneliktir. Üst solunum yollarında tıkanıklık yapan anotomik bozuklukların düzeltilmesi gerekir. Kulak zarındaki yırtık ya da deliklerin cerrahi olarak kapatılması gerekir. Osteom ve egzositozun ileri durumlarda cerrahi olarak düzeltilmesi mümkündür. Eğer ani bir orta kulakta sıvı toplanması olmuşsa lokal anestezi ile kulak zarının çizilmesi (miringotomi) çok rahatlatıcı olabilir. Eğer baş dönmesi yapan bir iç kulak fistülü düşünülüyorsa hastalığın belli bir dönem düzelmesi beklendikten sonra şikayetlerin geçmemesi durumunda kulak ameliyatı (fistül ameliyatları) yapılabilir. Kişide östaki borusu disfonksiyonu yatkınlığı varsa kulak zarına geçici olarak tüp takılabilir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Delik Kulak Zarı
|
 |
|
 |
|
Orta kulak neresidir ?
Kulak üç bölümden oluşur:
1) dış kulak, 2) orta kulak, 3) iç kulak.
Dış kulağı kulak kepçesi ve kulak kanalı oluşturur. Kulak kanalının derininde dış kulak ile orta kulağı ayıran kulak zarı bulunur. Kulak zarı, üzerine ses dalgaları geldiğinde titreşen ince bir yapıdır. Orta kulak, kulak zarının arkasında bulunan ve hava içeren bir boşluktur. Hava, burunun gerisindeki geniz bölgesinden östaki tüpü adlı küçük bir kanal ile orta kulağa taşınır. Östaki tüpünün görevi, orta kulak boşluğundaki havanın basıncını dış ortamdaki atmosfer basıncı ile eşitlemektir. Ses dalgalarının kulak zarında oluşturduğu titreşimler orta kulak boşluğundaki küçük kemikçiklerden (örs, üzengi, çekiç) iç kulağa iletilir ve sesi beyine ileten sinirler uyarılır.
Delik kulak zarının nedenleri nelerdir?
Kulak zarı delinmelerinin sebebi genellikle travma ya da enfeksiyonlardır. Kulağa tokat atılması, barotravma denilen basınç değişiklikleri, kafa kemiği kırıkları, ani patlamalar, toka, pamuklu çubuk veya kürdan ile kulak karıştırılması; asit gibi sıvıların kulaktan içeri girmesi gibi nedenlerle kulak zarında delik oluşabilir. Orta kulak enfeksiyonları; ağrı, işitme kaybı ve zarda kendiliğinden delinmeye yol açabilir. Bu durumda kulaktan iltihaplı veya kanlı bir akıntı olacaktır. Bu durum, kulak zarı deliği ile birlikte olan orta kulak iltihabıdır. Tıbbi terminolojide bu duruma "Perforasyonlu Otitis Media" denilir. Bu gibi durumlarda, dış kulak yolu ve orta kulağı ayıran zarda (timpanik membran) bir delik söz konusudur. Sıklıkla ağır işitme, çınlama, uğultu , baş dönmesi , yüz sinir felci ve bazen de ağır işitmeyle birlikte kulak akıntısı ile kendini gösterir, genellikle ağrıya rastlanmaz. Nadir olarak kulak zarına daha önce yerleştirilmiş bir havalandırma tüpü sonrası kulakta kalıcı küçük bir delik oluşabilmektedir.
Aslında kulak zarındaki delinmeler vücut tarafından hızla tamir edilir. Ancak kulak zarının tek görevi işitme ile ilgili olmayıp dış ortamdan kulağı koruyan, mikropların, suyun ve tozun orta kulağa girmesini engelleyen bir bariyer görevi de vardır. Delik kulak zarından içeriye giren su nedeniyle orta kulakta mikropların üremesi son derece kolaydır. Sıklıkla iyi tedavi edilmemiş ve iyi korunmayan kulak zarı deliklerinde hastalığa orta kulakta iltihap ve buna bağlı kronik değişiklikler, işitme kaybı, baş dönmesi eşlik edebilir.
Kulak, çok önemli organlarla yakın komşuluğu olan bir bölgedir. Yüz siniri orta kulaktan geçer, beyin ile çok yakın komşuluğu vardır ve denge organımız iç kulakta yerleşmiştir. Bu nedenle kulak zarı delikleri çok şiddetli yakınmaya neden olmasalar bile eğer gerektiği gibi korunmaz ve tedavi edilmezlerse sadece işitme kaybı değil, baş dönmesi, yüz felci, menenjit, beyin apsesi gibi önemli hastalıklara neden olabilirler.
Kulak zarında delik olan bir kişi bunu önemsemeyip kulağını korumaz ve yıllarca kulak akıntısı ile yaşarsa uygulanacak tedavi artık kulağın işitmesini iyileştirmek yerine sadece kulağın akıntısını kurutmak için ameliyata dönüşebilir. Bu nedenle kulağın kendi kendine tamirini başaramadığı ve uzun süreli kulak zarı deliği olan hastalarda operasyon ile kulak zarı tamiri, bazen işitme iyileştirmesi için de ek cerrahi girişimler uygulanması gerekir.
Özellikle çocuklarda genizle kulak arasındaki östaki borusu erişkinlere oranla daha kısa olduğundan basit bir nezle bile orta kulak iltihabına yol açabilir. Geniz eti problemi olan çocuklarda da östaki borusu kolaylıkla fonksiyon dışı kalabileceğinden sık tekrarlayan orta kulak iltihapları görülür. İyi tedavi edilmeyen orta kulak iltihaplarında şiddetli ağrı kulaktan bir akıntıyla ve rahatlamayla kulak zarının delinmesine yol açabilir. Eğer bu aşamada da tedavi sağlanmazsa oluşan kulak zarı yırtığı kalıcı olup yaşam boyu kronik otit dediğimiz ve yukarıda bahsettiğim ciddi sonuçlara yol açabilen bir hastalığa dönüşür.
Sağlıklı iken değerini bilmeden kullandığımız pek çok organ gibi kulak da, zarının delinmesi sonucu sürekli yakınmaya yol açan ve işitememenin ne kadar zor bir durum olduğunu sürekli anımsatan bir ızdırap haline dönüşebiliyor. Sosyal yaşamda sürekli söylenenleri tekrar ettirmekten utanan birçok kulak hastası çoğu kez ya dudak okumaya başlıyor ya da mahçup olmamak için anlayamadığı cümleleri anlamış gibi yapıyor.
Kulak zarı delinmesi ameliyatla tedavi edilebilen ve kişinin durumunun farkına varmasıyla koruyucu önlemler aldığında ciddi sonuçlarından korunulabilen bir hastalıktır. Kulak zarındaki delinme altı hafta içinde kendini onarmamışsa zarın tamiri için daha fazla gecikmeden KBB uzmanına başvurmak gereklidir. Bazılarının iyileşmesi aylar sürse de, çoğu kulak zarı delikleri delindikten birkaç hafta sonra kendi kendilerine kapanırlar. İyileşmeleri esnasında kulak sudan ve darbeden korunmalıdır.
Delik kulak zarının yaratacağı işitme kayıpları nelerdir ?
Genellikle delik büyüdükçe, işitme kaybı da artar. Deliğin kulak zarındaki yeri de işitmeyi etkiler. Şayet kafatası kırığı orta kulakta birbiri ile bağlantılı olarak işitmeyi iç kulağa ileten kemikçiklerde de bir hasar meydana getirmişse, işitme kaybı oldukça ağır olabilir.
Kulak zarı, ani bir darbe veya patlama sonucu delinmişse, işitme kaybı fazla olabilir ve kulak çınlaması da şikayetlere eklenebilir. Bu durumda işitme zamanla geri döner ve kulak çınlaması birkaç gün içerisinde azalır. Kulak zarı deliğine bağlı sürekli iltihap olması, ileri derecede işitme kaybına yol açabilir.
Kulağa bir darbe gelmesi sonucu kulak zarının yırtılması
Travmaya (tokat atılması) bağlı kulak zarı yırtılmaları (zar perforasyonları) herhangi bir enfeksiyon eklenmezse büyük oranda kendiliğinden iyileşebilmektedir. Ancak bir KBB uzmanı bu iyileşmenin düzgün ve çabuk olabilmesi için basit girişimler yapmaktadır. Travmayı takip eden ilk 24-48 saatte başvurmanız tedavi olasılığını yükseltir. İyileşme devresinde kulak su ve travmadan korunmalıdır. Kendiliğinden kapanmayan delikler ameliyatı gerektirir. Delik küçükse, doktorunuzun bunun zaman içinde kendiliğinden kapanıp kapanmadığını kontrol etmesi gerekir.
Kulak zarını korumak için öneriler
- Ani veya yavaşça gelişen işitme kayıplarında hekime gitmek gerekir. Özellikle burun tıkanıklığı, sinüzit, genizden ileri derecede akıntı, yüz ağrısı şikayetleri bulunanlar, östaki tüpü tıkalı olanlar, uçak yolculukları ve su altına dalmaktan uzak durmalıdır. Dış kulak yolu yabancı cisimlerle, kulak çubuklarıyla temizlenmemelidir. Silah atışları yapanlar, patlayıcılarla çalışan asker veya maden işçileri kulaklık kullanmalıdır.
- Kulak Bakımı: Kulak zarınız delikse kulağınızın içine su kaçırmamalısınız. Banyo yaparken veya başınızı yıkarken kulağınıza vazelinle sıvanmış bir pamuk parçası koymanız gerekir. Yüzerken, pamuğun üzerine sıkı sıkı yüzme beresi geçirmenizde fayda vardır. Ayrıca marketlerde değişik boyutlarda kulak tıkaçları da satılmaktadır.
- Burnunuzu kuvvetli sümkürmekten kaçınmalısınız. Bu olay, geniz ile orta kulak arasında bulunan "östaki borusu" vasıtası ile burun ve genizdeki mikropların, orta kulağa ulaşmalarına sebep olur. Burun akıntısı içe çekilmeli, tükürülmelidir. Burnunuzu sümkürmeniz çok gerekiyorsa, bunu diğer burun deliğinizi kapatmadan yapmanız tavsiye edilir.
- Kulak akıntısı olduğu müddetçe, kulak, mümkün olduğunca içerisine fazla bir şey sokulmadan temizlenmelidir. Kulak akıntısı varsa veya başlamışsa ilaç kullanılmalıdır. Kulak yoluna, akıntının varlığını tespit etmek amacı ile pamuk konabilir fakat bu, akıntının önünü sürekli tıkamamalıdır.
Yırtılmanın çocuk veya yetişkinlikte olması arasında ciddiyeti açısından fark var mı?
Hayır. Kulak zarı kendini her yaşta çok iyi onarabilir.
İlaç Tedavisi: İlaç tedavisi çoğunlukla kulak akıntısını durduracaktır. Tedavi, kulağın aralıklı olarak temizlenmesini, damla veya toz kullanılmasını gerektirir. Belli kişilerde ağızdan antibiyotik kullanılması gerekir
Tedavi ve Korunma
Deliğin tedavisine girişmeden önce, işitme testi yapılmalıdır. Deliğin büyüklüğü ile işitme kaybı doğru orantılıdır. Kulak zarında deliğin yeri de işitme kaybının derecesini etkiler. Eğer ciddi bir travma sonucu orta kulaktaki sesin iletimini sağlayan kemikcikler birbirinden ayrıldılarsa veya iç kulak yapıları zarar gördüyse işitme kaybı da ciddi olacaktır. Kulak zarındaki delik ani travma veya patlama sonucu oluştuysa derin işitme kaybı ve şiddetli bir çınlama bulunabilir. Bu durumda işitme genellikle kısmen geri döner ve çınlama bir kaç gün içinde azalır.
Herhangi bir müdahalede bulunmadan önce işitme testi yapılmalıdır. Zardaki deliği kapatmanın, banyo ve yüzme sırasında orta kulağa su kaçmasını engellemek (aksi takdirde kulak enfeksiyonları oluşabilir), iyileşmede düzelme ve çınlamada azalma sağlamak gibi çeşitli yararları vardır. Ayrıca orta kulakta kolesteatom (deri kisti) gelişmesini engeller. (Kolesteatom kronik enfeksiyona ve kulak yapılarında tahribata yol açabilir)
Kulak zarı nasıl onarılır?
Delik küçükse, doktorunuzun bunun zaman içinde kendiliğinden kapanıp kapanmadığını kontrol etmesi gerekir veya uygun durumlarda küçük bir yama yapmayı deneyebilir. Bu amaçla zardaki deliğin kenarlarına mikroskop altında iyileştirici etkisi olan ilaçlar sürer ve zarın üzerine ince bir kağıt parçası kapatarak yama yapabilir. Zardaki delik tamir edildikten sonra işitmede genellikle bir düzelme gözlenir. Deliğin tamamen kapanması için birkaç defa (3-4) yama tatbiki gerekebilir. Eğer doktorunuz kağıt ile kapatmanın yeterli olmayacağı görüşünde ise veya bir kaç kez kağıt yama tatbikinden sonra delik hâlâ kapanmamışsa cerrahi müdahale gerekir. Çeşitli cerrahi teknikler vardır. Tüm tekniklerde iyileşmeyi sağlamak için delik olan zar bir doku parçası ile kapatılır. Bu işleme "miringoplasti" adı verilir. En güncel yöntem, kulak zarı deliğinin altına greft denilen dokuların yerleştirilmesi. Greftler ya hastanın kendisinden ya da başkalarından elde edilir. Biz compose otogreft denilen, kıkırdak ve zar içeren yapıları, dış kulak yolunda herhangi bir kesi yapmadan yerleştiriyoruz. Ayrıca koyduğumuz kulak zarının iyi tutulması için orta kulağa hyaluronic asit denilen dolgu maddeleri yerleştiriyoruz. Timpanoplasti ameliyatı deliğin kapatılmasında ve işitmenin düzeltilmesinde kesin başarı sağlar Kulak zarının tamiri (miringoplasti), işitme kaybının fazla olduğu durumlarda orta kulak kemikçik zincirinin tamiri (ossikuloplasti) ve kronik akıntılı durumlarda orta kulak ve çevresinde yerleşen iltihabın temizlenmesi (mastoidektomi) ameliyatları gerekebilir. Bu ameliyatların büyük bölümü genel anesteziyle yapılır ve en fazla bir günlük hastanede yatmayı gerektirir.
Her yırtılmada ameliyat şart mı?
Hayır, travma sonucu gelişen ve kulak zarında sadece yırtılmaya neden olan olaylarda kulak zarı genelikle 4-7 günde kendiliğinden kapanır. Kulak zarında belli bir doku kaybı olduysa onarım yavaşlar. Bir de ani gelişen kulak zarı veya orta kulak enfeksiyonlarına bağlı oluşan kulak zarı deliklikleri, uygun antibiyotik tedavisiyle genellikle 1 haftada kapanır. Ancak yetersiz tedavi veya kulağa su kaçması durumlarda enfeksiyon kronikleşebilir.
Kulak zarı onarılmazsa ne olur?
Kulak zarı deliği yeni oluşmuşsa, ilaç tedavisi 4-7 gün sürer. Delik küçülüyorsa takiple 1 ay içinde kendiliğinden kapanabilir. Kapanmıyorsa ve kendi haline bırakılırsa, kulakta enfeksiyon başlar ve işitmeyi gittikçe düşürür. İleride kulak kemiğini eritebilecek derecede ilerlemiş kulak enfeksiyonlarına neden olur.
Acil cerrahi endikasyonları:
- Devamlı-inatçı kulak ağrısı,
- Devamlı baş dönmesi,
- Fasiyal paralizi,
- İntrakraniyal komplikasyonları düşündürecek bulgular.
Doğuştan delik kulak zarı olabilir mi? Olursa nedeni nedir? Nasıl tedavi edilir?
Doğuştan kulak zarı delik olan hastalar daha bildirilmemiştir. Dış kulak yolu gelişmemiş (atrezik) hastalarda kulak zarı ve bazı orta kulak kemikçikleri doğuştan gelişmemiştir. Bu hastalara ileri tetikler yapıldıktan sonra uygun yaşında cerahi müdahale gerekmektedir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Demir Eksikliği Nedir?
|
 |
|
 |
|
Anemi, çocuğunuzun vücudundaki kırmızı kan hücrelerinin normalin altında olmasıdır. Kırmızı kan hücreleri oksijen taşır ve demir, kırmızı kan hücrelerinin yapımı için çocuğunuzun vücuduna lazımdır. Demir eksikliği anemisi, çocuğunuzun yiyecekleri ile az demir aldığını gösterir. Doktorunuz bu durumun tanısını kan testleriyle koyacaktır.
Nasıl tedavi edilir?
İlaçla tedavi: Bu ilaçlar demir ihtiva eder ve 2-3 ay boyunca ya da daha uzun süre kırmızı kan hücrelerinin sayısı normale dönene kadar verilir. Biraz mideyi rahatsız eder ama yemek ile alınırsa bu zarar az olur. Demir ilacını, meyve suyu ile verebilirsiniz. C Vitamini emilimini artırır ve dişte leke yapmasını önler. Dişteki leke, karbonat ile temizlenebilinir. Demir, dışkının da rengini yeşil - siyah yapabilir. Demir çok verildiğinde zararlı olabilir. İlacı çocuklardan uzak tutmalıdır.
Diyet ile tedavi: Uygun beslenme, kansızlığı önler. Et, balık, tavuk, kuru üzüm, kuru yemiş, patates, kuru fasülye, bezelye, fıstık ezmesi, mısır gevreği, ekmek demirden zengindir. Ispanak, yumurta sarısı da demir ihtiva eder ancak vücuda hemen emilebilecek formda değildir. Sütte çok az demir vardır. Çocuğunuz günde 3 bardaktan fazla (750 ml) süt içmemelidir ki, demir içeren yiyecekleri yiyebilsin.
Ne kadar sıklıkla izlenmeli?
Çocuğunuz tedavinin başından 1-2 hafta sonra ve doktorunuzun uygun gördüğü sıklıkta görülmeli ve kandaki aneminin normale döndüğünden emin olunmalıdır.
Çocuğuma Daha Fazla Demir Vermek İçin Ne Yedirmeliyim?
Sağlıklı çocukların günlük demir ihtiyaçları şu şekildedir:
- 6-9 kg'lık bebek için: 6 mg
- 1-3 yaş (9-14 kg) için: 7 mg
- 3-5 yaş (14-46 kg) için: 8 mg
- Karaciğer, pişmiş, 130 gr 9 mg
- Sığır eti , 130 gr 3 mg
- Hindi eti, koyu renkli et, 130 gr 2 mg
- Karides, 12 tane büyük 2 mg
- Tavuk beyaz eti 130 gr 1 mg
- Balık/ton, 130 gr 1 mg
- Yumurta, 1 tane büyük 1 mg
- Süt, kaymağı alınmış, 1 fincan 0,1 mg
- Çedar peyniri, 30 gr 0,2 mg
- Mürdüm eriği suyu, 250 gr 3 mg
- İğde, 10 tane , kurutulmuş 1 mg
- Kuru üzüm, 1/2 fincan 1 mg (1 fincan=250 ml)
- Ispanak, pişmiş, 2 fincan 3 mg
- Bezelye, 2 fincan 1 mg
- Brokoli, 2 fincan 1 mg
Eğer çocuğunuz;
- İlaç almayı reddediyorsa,
- Kansızlıkla birlikte başka sağlık sorunları da varsa, doktorunuzu aramalısınız.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Deniz veya Araç Tutması
|
 |
|
 |
|
Baş dönmesi ve dengesizlik iki farklı öğe olup çoğu zamanda farklı organların hastalanması ile birliktelik gösteren kavramlardır. Vertigo diye tanımlanan kavram daha çok baş dönmesini tariflemek için kullanılıp, kişide gerçek bir rotasyonel dönmeyi (çevrenin ve/veya kişinin kendisinin dönmesini) betimler. Çok büyük çoğunlukla iç kulak hastalıklarının neden olduğu bir durumdur. Dizziness (disequelibrium vb.) olarak tanımlanan kavram ise kişinin ayağının altından yerin kayması, dengesizlik hissi, sarhoşvari his, kendini tekneden inmiş gibi hissetmeye benzeyen duyumlara sebep olup çoğunlukla beyin hastalıklarına, hormonal hastalıklara, dahili, boyun hastalıkları gibi nedenlere bağlı olarak gelişir. Vertigo denilen gerçek baş dönmesi tarif edildiğinde genellikle bulantı ve kusma da vardır.
Denge sistemi nasıl çalışır?
Denge sistemimizi sağlayan beş temel organa ihtiyacımız vardır. İç kulak (labirenter sistem); kişinin uzaydaki konfügürasyonunu, hareketin aksiyel ve vertikal planda boyutunu (aşağı-yukarı, ileri-geri) belirler. Gözler, vücudun çevre ile orientasyonunu belirler. Eklem ve omurgada bulunan basınç reseptörleri, vücudunun hangi noktasının zemine değdiğini ve dokunma ile ilgili bilgileri toplar. Kaslarda ve boyundaki eklemlerdeki algılama reseptörleri vücudun hangi parçasının hareket ettiğini gösterir. Merkezi sinir sistemi; diğer dört sistemden bilgileri, işler ve bunlar arasındaki integrasyonu tamamlar. Bu sistemlerin nasıl çalıştığı ile ilgili bir anekdot olarak, mevlevilerin semaya varırken kendileri etrafında dönerken başlarının dönmesini gösterebiliriz. Semazenler dönerken başlarına vertikal eksene dik bir pozisyon vererek horizontal (yatay) düzeydeki hareketi algılamazlar. Dolayısı ile bu eksende yapılan dönme işlemi onlarda baş dönmesi yapmaz. Ya da daha klasik bir örnek olarak bir trende gazete okurken iç kulak, eklem ve omurgadaki basınç reseptörleri hareketi algılayacaklardır. Ancak gözler yazıya fiks olduğundan baş dönmesi oluşacaktır.
Baş dönmesi ve dengesizlik yapan belli başlı hastalıklar nelerdir?
Kulağa bağlı nedenler:
Tüm gerçek vertigolarının yüzde 70'inden sorumlu olan organdır. Meniere hastalığı, pozisyonel vertigo, kulağın akıntılı kronik hastalıkları, işitme kaybı ile giden kulak hastalıkları, viral bir enfeksiyon sonrası denge sinirinin etkilenmesine bağlı kulak hastalıkları, ileri derecede damar tıkanıklığı yaşayan insanlarda oluşan iç kulağa daha az kan gitme durumu, bazen spontan hiç bir nedene bağlı olmaksızın iç kulakda ki zarların yırtılmasına bağlı vertigo atakları oluşabilir.
Travmalar: Kafatasında meydana gelen, iç kulağıda zedeleyen bir kırık sonrasında aşırı kısıtlayıcı bir vertigo ile beraber bulantı ve kusma oluşabilir. Hasta başını en ufak oynatsa bile belirgin bir baş dönmesi atağı geçirir. Bu durumun düzelmesi haftalar ve ayları bulabilir. Bu olayda yıllar sonra özellikle pozisyon değişikliklerinde oluşan birkaç saatlik baş dönmeleri kalabilir.
Enfeksiyonlar: Özellikle şiddetli gribal enfeksiyonlar sonrası kulak kaynaklı baş dönmeleri meydana gelebilir. Daha ciddi enfeksiyonlarda beyin zarının intihaplanmasına neden olan durumlarda bulantı kusma ile giden dengesizlik durumları oluşabilir.
Nörolojik hastalıklar: Multipl skleroz, sifiliz, çeşitli beyin tümörleri, parkinson hastalığı v.b. Hastalıklar sinir sistemini etkileyerek dengenin bozulmasına neden olurlar.
Alerjik nedenler: Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında allerjik bünyeli insanlarda polen ve allerjik ortama bir cevap olarak vertigo atakları oluşabilir. Tedavide sadece antihistaminikler vermek yeterlidir.
Servikal nedenler: Aslında baş dönmelerinin büyük bir kısmı (özellikle pozisyonel olanları) boyun kaynaklı olduğu zannedilse bile çok ileri boyun fıtıkları haricinde baş dönmesi yapmazlar.
Birçok etkenin rol oynadığı denge sistemimizde, hastalıkların, hangi organa ait olduğunu nasıl anlarız?
Herşeyden önce baş dönmesi ve denge hastalıkları tıbbi açıdan ekip çalışması gerektiren bir durumdur. Çoğu zaman hastalığın birçok organı tutan bir boyutu vardır. Bu konu ile ilgilenen merkezlerde bir çok teknolojik aletten yaralanarak (odyometrik testler, elektronistagmografi, elektrokokleografi, elektroensefalografi, elektromyografi, kompüterize dinamik posturografi vb.) Hastalığın yeri ve ismi konusunda net cevaplar almamız mümkündür. Nedeni belirledikten sonra ise etkene yönelik tedavi sağlanır.
Baş dönmesini azaltmak için yapılması gereken önlemler mevcut olup, hastalığın tipine göre değişiklik gösterir. Örneğin meniere hastası olan bir kişinin stresli ortamlardan, alkolden, kafeinden, aşırı tuzlu yiyeceklerden uzak durması gerekir benign proksismal pozisyonel vertigo (BPPV)'su olan bir hastanın ani baş hareketlerinden (özellikle uçurum kenarı, balkon kenarı) kaçınması gerekir. Belki de en önemli tavsiye baş dönmesi olduğunda araba kullanmak, tehlikeli bir alet kullanmak ya da dikkat isteyen bir iş yapmak gibi eylemlerden uzak durmaktır.
Araç tutması nedir? Korunmak için ne yapılmalıdır?
Halk dilinde hareket hastalığı ya da tıp dilinde motoin entolerans denilen kavram kişinin kendi denge referanslarını hareketli bir ortama uyarlayıp, ortamın değişmesi durumunda meydana gelen kompansasyonu yapma yetersizliğidir. Her zaman patalojik bir durum olarak kabul edilmez. Bu rahatsızlıkların çoğu yolculuk bittikten sonra yok olur. Uzun süren durumlarda bir takım anti - vertiginöz ilaçlar alınabilir. Bu grup hastalık içinde ilginç bir fenomen; mal de dccbarquement sendrom'u dur. Bu hastalıkta uzun gemi seyahatlerinden sonra kişi karaya ayak bastığında aylarca kendini gemide ve dengesiz hisseder. Ancak gemiye tekrar bindiğinde baş dönmesi ve dengesizlik kaybolur. Bu rahatsızlığın tedavisinde vestibüler rehabilitasyon ve balance master rehabilitation (posturografi)'den yararlanılmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Dışkı Toplama
|
 |
|
 |
|
Dışkı örnekleri çoğunlukla viral / bakteriyel diyare etkenlerini bulmak, parazit ve parazit yumurtası aramak, gastrointestinal sistem kanamalarını(gizli kan) saptamak amacı ile kullanılır.
Dışkı örneğinin toplanması: Doğrudan, steril sızdırmaz plastik kaba, hasta tarafından toplanır.
Dışkı, kuru bir kaba yapıldıktan sonra plastik veya tahta kaşıkla, burgulu kapaklı transfer kabına da aktarılabilir.
- Laboratuvara hemen gönderilemeyen örnekler 2-8 C'de saklanır.
- Tuvalet kağıtları baryum tuzları içerebileceğinden, örnek toplamada kullanılmamalıdır.
- Bebeklerde, ters çevirilmiş (plastik kısmı iç tarafa gelecek şekilde bağlanmış) çocuk bezi kullanılmalıdır (bezin dışkıyı emmemesi için).
- Örnek toplanırken dikkat edilmesi gerekenler
- Dışkıya kesinlikle idrar karışmaması gerekir.
- Dışkının mukuslu, cerahatlı ve kanlı yerlerinden örnek alınmalıdır.
- Dışkı incelemeleri için 1-2 g dışkı yeterlidir.
- Dışkı toplandıktan sonra en kısa sürede (1 saat) laboratuvara gönderilmelidir.
Kültür için örnek toplanması
İnfeksiyon etkeninin saptanabilmesi için 3 gün arka arkaya örnek toplanıp, laboratuvara gönderilmesi önerilir. Örnek, antibiyotik ve/veya diyare tedavisi için ilaç verilmeden önce alınmalıdır.
Parazit aranması için örnek toplanması
Parazit ve parazit yumurtalarının saptanabilmesi için de, 3 gün arka arkaya örnek toplanıp laboratuvara gönderilmesi tercih edilir.
- Örneğin taze, kurumamış olması gerekir, özellikle amip aranacak örnekler, yarım saat içerisinde laboratuvarda olmalıdır.
- Örnek verilmeden önce radyolojide kullanılan kontrast maddelerden alınmamış olması gerekir.
Enterobius vermicularis aranması (Selofan band yöntemi)
- Kıl kurtları, sabah erken saatlerde anüs etrafına yumurta bıraktıkları için, bu bölgeden selofan band yöntemi ile alınan örnek, bir lam üzerine yapıştırılarak laboratuvara gönderilir.
- Bu konuda, laboratuvar görevlilerince ayrıntılı bilgi verilecektir.
- Dışkıda gizli kan için örnek toplanması
- Laboratuvara, örnek kabı içerisinde dışkı gönderilebileceği gibi, laboratuvardan alınan test kartlarına dışkı sürüldükten sonra geri gönderilerek de gizli kan bakılması sağlanır.
- Dışkıda gizli kan aranmadan önce belirli bir süre diyet yapmak gerekir;
- İki gün süre ile kırmızı et, brokoli ve turp gibi gıdaların alınmaması gerekir.
- Hastaya tavsiye edilebilecek yiyecekler; sebze (marul,ıspanak, mısır), meyva (şeftali, elma, kayısı ve üzüm) az miktarda fındık, patlamış mısır, tavuk ve balık (konserve) etidir.
- Aspirin, kortizonlu ilaçlar, fenilbütazon ve indometazin gibi ilaçlar gastrointestinal irritasyon yaparak gizli kanın pozitif çıkmasına neden olabilir.
- Günde 250 mg'dan fazla C vitamini alanlarda yalancı negatif sonuç görülebilir.
- Demir ilaçları da yalancı pozitif sonuçlara neden olabilir. Bu ilaçların örnek toplanmadan en az 2 gün önce, kesilmiş olması gerekir.
- Mensturasyon sırasında örnek toplanması pozitif sonuç alınmasına neden olabilir.
Rotavirus, Helicobacter pylori dışkı antijeni (HpSA), Clostridium difficile Toksin A testi ve dışkıda redüktan madde aranması isteklerinde de yukarıdaki işlemler uygulanır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Difteri / Tetanoz / Boğmaca Aşısı
|
 |
|
 |
|
Difteri, tetanoz ve boğmaca bakterilerin neden olduğu ciddi hastalıklardır. Difteri ve boğmaca insandan insana bulaşır, tetanoz ise vücuda kesiklerden ve yaralardan girer.
Difteri, boğazın gerisinde kalın bir tabaka oluşturur. Solunum problemleri, felç, kalp yetersizliği ve hatta ölüme sebep olabilir.
Tetanoz, tüm vücuttaki kasların ağrılı kasılmasına sebep olur.Çenenin kilitlenmesine sebep olur. Bu nedenle hasta ağzını açamaz veya herhangi bir şey yutamaz. Tetanoz olan on hastadan biri ölmektedir.
Boğmaca, çocukta ciddi öksürük nöbetlerine sebep olur. Bu nöbetler o kadar şiddetlidir ki çocuk bir şey yiyemez, içemez, hatta nefes alamaz.
Zatüre, havale (sıçrama veya donuk bakış), beyin hasarı ve ölüme sebep olabilir.
Difteri, tetanoz ve boğmacadan korunmak için mutlaka DTB aşısı yaptırmalısınız! Aşı neden gereklidir?
Difteri, tetanoz ve boğmaca; bakterilerin neden olduğu ciddi hastalıklardır. (DTB), bu hastalıklardan korunmaya yardımcı olur. Difteri, boğazın gerisinde kalın bir tabaka oluşturur. Solunum problemleri, felç, kalp yetersizliği, ve hatta ölüme sebep olabilir. İnsandan insana bulaşır. Tetanoz, tüm vücuttaki kasların ağrılı kasılmasına sebep olur. Çenenin kilitlenmesine sebep olur, bu nedenle hasta ağzını açamaz veya yutamaz. Tetanoz olan on hastadan biri ölmektedir. Vücuda kesik veya yaralardan girer. Boğmaca, çocukta ciddi öksürük nöbetlerine sebep olur. Bu nöbetler o kadar şiddetlidir ki, çocuk bir şey yiyemez, içemez, hatta nefes alamaz. Zatürre, havale, beyin hasarı ve ölüme sebep olabilir.
DTB kimlere ve ne zaman yapılmalıdır?
Çocuklar bu aşıyı en az 5 kez olmalıdır. DTB diğer aşılarla aynı zamanda yapılabilir.
Önerilen zamanlar:
- 2 ay ,
- 4 ay,
- 6 ay,
- 15-18 ay,
- 4-6 yaş tır.
Yapılmaması veya ertelenmesi gereken durumlar var mıdır?
Orta şiddette veya ağır hastalığı olan çocuklar, iyileşene kadar aşılanmamalıdır. (Nezle gibi basit rahatsızlığı olanlara aşı yapılabilir.)
DTB aşısından sonra, hayatı tehdit edecek şiddette alerjik reaksiyonu olan çocuklara ya da beyin veya sinir sistemi ile ilgili hastalığı gelişen hastalara, bu aşı tekrar yapılmamalıdır.
Büyük çocuklar ve erişkinlere yapılmalı mıdır?
DTB 7 yaşından büyüklere yapılmaz, çünkü boğmaca sadece 7 yaşın altında yapılabilir. Daha büyük çocuklar ve erişkinler hala difteri ve tetanozdan korunmaya muhtaç oldukları için, Td denilen aşı 11-12 yaşında ve bundan sonra her 10 yılda bir tekrarlanmalıdır.
DTB aşısının riskleri nelerdir?
Difteri, tetanoz ve boğmaca hastalıkları, aşının kendisinden çok daha risklidir.
Hafif problemler (Sık): Ateş, aşı yerinde kızarıklık veya şişlik, ağrı ve hassasiyet, huzursuzluk, yorgunluk ve kusma gibi problemler genellikle aşıdan sonraki 1-3 günde olur. Nadiren havale ve ciddi allerjik reaksiyon olabilir.
Eğer şu belirtiler olursa doktorunuza danışmalısınız:
- DTB dozundan sonra havale veya şok,
- Aşıdan sonra hiç durmadan 3 saat veya daha uzun süren ağlama nöbeti,
- DTB'den sonra 40 C'den yüksek ateş.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Diyabetin Göz Üzerindeki Etkileri
|
 |
|
 |
|
Diabetes mellitus (şeker hastalığı), vücudun çeşitli organlarını olduğu gibi gözü de belli bir süre sonra olumsuz yönde etkilemektedir. Önemli bir körlük nedeni olan diyabetik retinopati tablosu gözde en sık rastladığımız komplikasyondur. On yıllık diyabetli bir hastada bu tablonun oluşma riski yüzde 23, yirmi yıllık diyabetik bir hastada ise bu oran yüzde 50-70 arasındadır.
Diyabetik retinopati, göz diplerinde retina tabakasındaki küçük damarların tıkanması sonucunda oluşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 8000 kişi bu hastalıktan dolayı kör olmaktadır. Şeker hastası bir kişinin, sağlıklı bir insana göre 25 misli daha fazla körlük riski taşıdığı bildirilmektedir. Bu yüzden şeker hastalarının özellikle ilk 5 yılda açlık kan şekerlerine, kan lipid ve kolesterol düzeylerine çok dikkat etmeleri gerekmektedir. Şeker hastalarının bu nedenle en az senede bir kez düzenli olarak göz dibi muayenesi yaptırmaları tavsiye edilmektedir.
Diyabetik retinopatiden sonra daha az oranda oluşan diğer göz komplikasyonları ise; hastalarda çift görmeye (diplopi) neden olan göz kaslarının felçleri, katarakt, optik nöropati (göz sinirinin iltihabı hastalığı), glokom ve kırılma kusurlarındaki geçici değişikliklerdir. Kan şekeri büyük dalgalanmalar gösteren hastalar bu yüzden gözlüklerinden pek memnun olmazlar.
Diyabetik retinopati ilerleyen bir hastalıktır. Bu hastalık görsel bozukluk ve görme kaybı yapmadan erken teşhis edildiği takdirde argon lazer tedavisi ile ilerlemesi durdurulabilir. Şeker hastalarının düzenli olarak göz hekimine göz dibi muayenesi için gitmeleri ve gerekirse güncel tanı yöntemlerinden olan göz anjiyografisi yaptırmaları önerilmektedir. Uygun ve etkili argon lazer fotokoagülasyon tedavisi bu hastalığın neden olduğu büyük göz içi kanamaları ve körlüğü önemli oranda azaltacaktır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Diyete Başlarken
|
 |
|
 |
|
Özellikle bahar ve yaz aylarında kilo vermek için diyet uzmanlarına başvuran hasta sayısında üç nedene bağlı artış olduğu kaydediliyor:
- Check-up ya da by-pass sonrası kilo vermesi zorunlu olanlar
- Doğru beslenmeyi öğrenerek sağlıklı bir yaşam sürmeyi hedefleyenler
- Fiziksel olarak incelmek ve estetik kaygısıyla kilo vermek isteyenler.
Diyet yapan kişiler, sonuca hemen ulaşmak istediklerinden, ancak seneler süren yanlış beslenme alışkanlıkları nedeniyle bozulan metabolizmalarının bir veya iki ay gibi kısa sürede düzelmesinin imkansız olduğunu bilerek diyet yapmaya başlamalıdırlar. Kilo vermekten çok elde edilen kiloyu korumak ve kişilerin su ile kas kaybı yerine yağ kaybetmeye yönelik diyetleri tercih etmeleri gerekiyor. Bu tür diyetler de istenen kalıcı ve başarılı sonuçlara ulaşılmasını sağlıyor.
Bilimsel anlamda 'obezite' ciltteki yağ dokusunun normalin üzerine çıkması halidir. Dolayısıyla bu hastalığın tedavisi yağ dokusunun normal sınırlar içine girmesi durumudur. Kilolarından şikayetçi kişiler çoğunlukla diyet sürecinde, kısa sürede yüksek miktarda kilo veriyor ancak yağ kaybetmiyor, su ve kas dokusunu kullanıyorlar. Böylece tedavi olmak yerine vücutlarına zarar veriyorlar.
Kilo verme süreci halk arasında bilinenin tersine daha sistemli ve uzun soluklu bir dönemdir. Multidisipliner yaklaşımın hakim olduğu, birçok tıbbi bölümün ekip mantığıyla biraraya gelerek tedaviyi desteklediği bir diyet programı kişiyi istediği kiloya ulaştıracak ve hayatı boyunca uygulayabileceği yeme düzenine kavuşturacaktır.
Zayıflamak isteyen kişi hastaneye başvurduğunda ilk olarak çeşitli testlerle vücuttaki yağ oranı ve hormon dengesi ölçümlenir. Diyetisyen kontrolünde bir hedef belirlenir ve kişinin yeme alışkanlıkları, hastalıkları, yaşı, cinsiyeti doğrultusunda bir planlama yapılır. Kişi, önerilen egzersizler için Fizik Tedavi'den, psikolojik destek gerekiyorsa Psikiyatri Bölümü'nden, hormonal şişmanlama söz konusuysa Endokrinoloji'den, lipid tablosu yüksekse Kardiyoloji'den destek alabilir. Bu departmanların işbirliğiyle sağlıklı diyet için gerekli olan multidisipliner tedavi ve yaklaşım sağlanmış olur.
Özellikle kişinin daha önce herhangi bir diyeti uygulayıp uygulamadığına dikkat edilir. Çünkü sadece kulaktan dolma bilgilerle kendi kendine diyet uygulamış, yani 'diyet öyküsü' bulunan kişiler yüksek oranda kas ve su kaybına uğramış olurlar. Yağ oranları yükseldiği ve bu ağırlık metabolizmayı aşağıya çektiği için vücut daha yavaş enerji yakar. Bu nedenle diyetisyen kontrolünde başlanılan diyet programı da başka bir boyut kazanır.
"Kas kaybedilmeden hatta kazanılarak kilo verilmesi hedeflenmeli"
Diyetin hedefine ulaşabilmesi için beraberinde mutlaka önerilen bir başka etken de 'egzersiz'dir. Kas kaybını önlemek ve vücudu hızlandırmak için bol bol spor yapılmalıdır. Uzunca süre hareket etmeyen ve az enerji harcayan vücut fonksiyonlarını düşük kaloriyle çalışmaya adapte etmeye ve biraz fazla yemek yendiği zaman besinleri yağ olarak depolamaya yatkındır.
Diyete başlayarak kilo vermek isteyen kişinin asla unutmaması gereken bir nokta da eti, sütü, yoğurdu, meyveyi, sebzeyi, makarnayı eksik etmeden, her zaman herşeyi yiyebilecek olması ve diyetin bütünlüğünü sağlayabilmesidir. Çünkü hiçbir gıda tek başına, son derece karmaşık ve sistemli işleyen vücut mekanizmasının eksiksiz ve düzenli çalışmasını sağlayacak kadar mucizevi özelliklere sahip değildir. Kişi istediği beslenme düzenine ve vücut ölçülerine önce inanarak, sonra da doğru bildiği yanlışları bir uzmandan öğrenerek ulaşabilir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Doğumsal Kalça Çıkığı
|
 |
|
 |
|
Bebeklerin bir kısmının kalça ekleminde, çıkığa yol açan sorunlar olabilir. Diğer bir deyişle uyluk kemiğinin üst ucu, kalça ekleminin kapsülünden dışarı çıkabilir. Bebeğinizde böyle bir sorun olması durumunda bunun erken tespiti ve tedavisi son derece önemlidir.
Doğumsal kalça çıkığı, 800 yenidoğan bebekten birinde görülür. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte genetik, hormonal, mekanik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Bebeklerin yüzde 40'ında çift taraflı çıkık mevcuttur. Kızlarda erkeklere oranla altı kat daha sık görülür.
Kundaklama, bebeği ayaklarından tutarak baş aşağı sallama gibi uygulamalar eğilimi olan bebeklerde, kalça çıkığına yol açabilir. Bu nedenle böyle geleneksel uygulamalardan kesinlikle kaçınmak gereklidir.
Doğumsal kalça çıkığı açısından riskli bebekler kimlerdir?
Ailede veya yakın akrabalarında kalça çıkığı mevcut olanlar. (Bu durum mutlaka doktora bildirilmelidir.)
Makat gelişi ile doğan bebekler veya anne karnında gebeliğin sonuna kadar başı yukarıda olacak şekilde kalan bebekler.
Boynunda bir yana doğru doğumsal eğrilik ''Tortikolis'' olanlar.
Ayaklarında doğumsal ortopedik şekil bozuklukları olanlar.
Doğumsal kalça çıkığı nasıl tespit edilir?
Kalçada mevcut olan bir sorunu, bakar bakmaz görmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu nedenle doktorunuz, kontrol muayeneleri sırasında her defasında bebeğinizin kalçalarını da muayene edecektir.
Doktorunuz, bebeğinizin kalçalarını muayene ederken uyluk kemiklerini nazikçe çekerek ve iterek kalça ekleminde gevşeklik olup olmadığını tespit eder. Daha büyük bebeklerde bebeğin bacaklarının kolayca açılıp açılmadığını kontrol eder.
Eğer bebeğiniz yenidoğan ise ve sorun çok ciddi değil ise, bebeğinizin iki hafta sonra tekrar kontrol muayenesi yapılacaktır. Ancak sorun daha ciddi ise veya kontrol muayenesinde de bir sorun tespit edilirse, doktorunuz sizi ortopediste yönlendirecektir.
Bazen bebeğinizin kalçası ultrason ile görüntülenebilir. Dört aylıktan daha büyük bebekler için ise, kalça ekleminin görüntülenmesi için röntgen filmi çekilebilir.
Doğumsal kalça çıkığı nasıl tedavi edilir?
Kalçadaki sorunların büyük bir kısmı ''Pavlik Bandajı'' ile tedavi edilebilir. Bu bandaj, bebeğinizin dizlerini birbirinden ayırarak karnına doğru çekilmesini sağlar. Bu bandaj ile tedavi edilen bebeğiniz her hafta doktorunuz tarafından kontrol edilecek ve uyluk kemiğinin kalça eklemi içerisine yerleşip yerleşmediği gözlenecektir ve eğer yerleşmişse bu bandaj gece gündüz 2-3 ay kadar kullanılacaktır.
Kalça çıkığı olan her yirmi bebekten birinde tedavi için bandaj yeterli olmaz. Böyle bir durumda bebeğinize alçı uygulaması ve bacakların askıya alınması gerekli olabilir. Bazen de kalça çıkığının tedavisi için ameliyat gerekebilir.
Ne zaman doktora başvurmalısınız?
Bebeğiniz kalça çıkığı açısından riskli grupta ise ve ultrasonografi kontrolü yapılmadıysa.
Bebeğinizin bacaklarının boyu birbirine eşit değilse. Yürümeye başlayan bebeğinizde topallama farkediyorsanız doktorunuza başvurmalısınız.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Emzirmenin Önemi
|
 |
|
 |
|
Rahimin Kasılması Ve Kanamanın Azalması
Emzirmenin ilk belirgin etkisi rahim kasılmaları üzerindedir. Bebeğin doğumu ile birlikte rahim kasları çok kuvvetli şekilde kasılır ve böylece plasentanın ayrıldığı yerden olan kanama kesilir. Bu olaya uterin involüsyon adı verilir. Rahimin yeterli şekilde kasılması oksitosin adı verilen hormonun etkisiyle olur. Doğum sancılarının başlatılması ya da desteklenmesi için suni sancı amacıyla verilen hormon da oksitosindir. Beyinin hipofiz bölgesinden salınan oksitosinin vücutta iki etkisi vardır. Birincisi rahmin kasılması, ikincisi ise sütün memeden dışarı atılmasını sağlamaktır. Bu doğanın kendini koruma mekanizmalarından birisidir. Bebek emdikçe oluşan uyarı süt yapımını sağlayan prolaktin hormonunun üretimini arttırırken aynı zamanda üretilen sütün meme dışına atılması için yüksek miktarda oksitosin de salgılar. Salgılanan oksitosin kan dolaşımı ile rahime ulaşarak kasılmasına neden olur ve bu sayede kanama azalır. Doğum sonrası bebeğinizi emzirirken kasıklarınızda adet sancısını andıran ağrılar duymanızın nedeni de bu kasılmalardır. Emziren annelerde kanama ve kan kaybı daha az olacağından uzun dönemde kansızlığa bağlı halsizlik, çarpıntı, çabuk yorulma gibi yakınmalar daha seyrek görülür.
Emzirme Doğal Bir Doğum Kontrol Yöntemidir
Süt üretiminden sorumlu olan prolaktin hormonu beyinde yumurtlamayı kontrol eden hormonların salgılanması üzerinde etkiye sahiptir. Bu etki sonucu yüksek prolaktin düzeyi varlığında yumurtalıklarda yeni yumurta hücresi gelişimi olmaz. Yumurtlama olmadığı için gebelik olasılığı da ortadan kalkar. Bebek emmeye devam ettikçe süt üretimi ve dolayısıyla prolaktin üretimi devam eder ve yumurtlama baskılanır. Ancak bu baskılanma bebekte ek gıdalara geçildiğinde yavaş yavaş ortadan kalkar. Bebeğini sadece anne sütü ile besleyen kadınlarda yumurtlamanın geri dönmesi 4-6 ay civarında olur ve bu süre içinde emziren anneler istenmeyen gebeliklerden büyük oranda korunmuş olur. Emzirmenin ilk 3 ay için koruyuculuğu yüzde 90'ın üzerindedir. Ancak eğer bu dönem içinde adet kanamaları başlarsa büyük olasılıkla yumurtlama da başlamış demektir ve gebelik riski söz konusudur. Bu nedenle emziren annelerde ilk adet kanamasından ya da kanamanın olmaması durumunda 6. aydan sonra ek korunma önerilir.
Emzirme Hamilelikte Alınan Kiloların Verilmesini Kolaylaştırır
Emzirme ve süt üretiminin kendisi de enerji gerektiren bir olaydır ve günde yaklaşık 500-1000 kalori harcanmasına neden olur. Emzirmeyen bir annenin bu kaloriyi yakması için 1 saatten daha uzun bir süre bisiklete binmesi ya da 2 saat yürümesi gereklidir. Bu nedenle emziren anneler emzirmeyenlere göre daha fazla kalori harcarlar ve hamilelikte aldıkları kiloları daha kolay verebilirler.
Emzirme Kanserden Korur
İlk kez 1700'lü yıllarda hiç çocuk sahibi olmayan rahibelerde meme kanserinin daha fazla görüldüğünün saptanması bu hastalık ile doğum ve emzirme arasında bir ilişki olabileceği fikrinin doğmasına neden olmuştur. Zaman içerisinde yapılan pekçok çalışma bu ilk gözlemin gerçek olduğunu ortaya koymuştur. Emzirme kadının meme kanserine yakalanma riskini azaltmaktadır ancak bu etkinin nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. İleri sürülen mekanizmalardan birisi emzirme süresince ortaya çıkan düşük östrojen hormonu seviyelerinin bu koruyucu etkideki en önemli faktör olduğudur. Bir başka tez ise meme hücrelerinde süt üretimi sırasında meydana gelen moleküler değişikliklerin bu hücreleri kanser gelişimine karşı daha dirençli hale getirdiğidir.
Her yıl sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 40.000'den fazla kadın meme kanseri nedeni ile hayatını kaybetmektedir. Tüm dünya göz önüne alındığında bu sayının 1.5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Meme kanseri gelişmiş ülkelerde daha sık görülürken geri kalmış ya da gelişmekte olan toplumlarda ise daha seyrektir. Bu farklılığın temel nedeni kadınların dünyaya getirdiği çocuk sayısı ve toplam emzirme süresidir. Çeşitli zamanlarda yapılan ve toplam 50.302 meme kanserli ve 96.973 meme kanseri olmayan kadının incelendiği 47 çalışmanın sonuçlarını bir arada değerlendiren yeni bir araştırmada bir kadının emzirdiği her 12 ay için meme kanserine yakalanma riskinde yüzde 4.3'lük bir azalma olduğu ayrıca emzirme süresinden bağımsız olarak her doğumun bu riskte yüzde 7'lik ek bir azalma sağladığı ortaya konmuştur. İlk bakışta yüzde 4.3 az gibi görünse de annelerin bebeklerini 6 ay daha fazla emzirmeleri sonucu her yıl sadece İngiltere'de görülen meme kanseri sayısında 1.000 civarında azalma olmasını beklemek aslında oranın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Gelişmiş ülkelerde anneler bebeklerini ortalama 3 ay civarında emzirmektedirler. Geri kalmış ülkelerde ise anne sütünün bedava olması nedeni ile bu süre çok daha uzundur. Hem emzirme süresinin uzunluğu hem de çocuk sayısının fazlalığı nedeni ile gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerdeki kadınlar yaşamlarının toplam 10 yıldan fazlasını emzirerek geçirmekteyken gelişmiş ülkelerde bu süre 8 ay civarındadır. Bu nedenle gelişmiş bir ülkede yaşayan bir kadının 70 yaşına kadar meme kanserine yakalanma olasılığı yüzde 6.3 iken, geri kalmış ülkelerde bu risk yüzde 2.7'ye inmektedir. Azalma menopoz öncesi görülen meme kanserlerinde daha belirginken menopozdan sonra ortaya çıkan meme kanseri sıklığında bu derece belirgin bir azalma yoktur.
Bu veriler kesinlikle çok sayıda çocuk doğurun anlamını içermemektedir. Fazla sayıda doğumun genel kadın ve toplum sağlığı üzerinde çok olumsuz etkileri vardır ve asla önerilmemektedir ancak emzirmenin meme kanseri açısından ne derece önemli olduğunu ortaya koyması yönünden çok anlamlıdır. Bu nedenle dünyadaki gönüllü sağlık kuruluşları annelerin bebeklerini 2 yıla kadar emzirmeye devam etmelerini önermektedir.
Emzirmenin olumlu yönde etkilediği bir başka kanser türü de over yani yumurtalık kanseridir. Over kanseri çok sinsi seyreden ve son dönemlerine kadar belirti vermeyen bir kanserdir. Yapılan araştırmalarda 30 yaşından önce doğum yapan ve bir yıl ya da daha fazla süreyle bebeğini emziren kadınların over kanserine yakalanma riskinde belirgin bir azalma olduğunu ortaya koymuştur. Hamilelik ve emzirmenin her ikisi de yumurtlamayı baskıladığı için bu organın kanserilerinde azalmaya neden olur. Bu etki doğum kontrol haplarının yumurtalık kanserini azaltıcı etkisi ile aynı mekanizma sonucu ortaya çıkar.
Emzirmenin Sosyal Ve Ekonomik Etkileri
Anne sütü ile beslenen bebekler, mama ile beslenen bebeklere göre daha sağlıklı olmakta ve enfeksiyonlar başta olmak üzere pekçok hastalığa daha seyrek yakalanmaktadırlar. Bu durum özellikle çalışan annelerin psikolojik durumları üzerinde olumlu etki yaratır ve bebeğinin sağlık sorunları ile daha az mücadele etmek zorunda olan anne kendini işine daha kolay ve verimli şekilde verebilir. Bebeğin sağlıklı olması daha az sağlık harcaması ve aile bütçesine katkı demektir. Ayrıca araştırmalar emziren annelerin emzirmeyenlere göre psikolojik açıdan daha güçlü ve kendine güvenlerinin daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.
Kimler Emziremez?
Emzirmenin anne ve bebek sağlığı açısından kesinlikle sakıncalı olduğu çok az durum vardır. Bunlardan en önemlileri annenin kullandığı ilaçlardır. Guatr ilaçları, kanser ilaçları ile antipsikotik alan kadınlar bebeklerini emzirmemelidirler. Yine annede var olan bazı enfeksiyonlar da emzirmeye engel teşkil eder. Bunlar arasında en önde gelenler aktif tüberküloz (verem), AIDS ve Herpes (uçuk) enfeksiyonlarıdır. Benzer şekilde annede var olan psikiyatrik sorunlar da bebek yaşamını tehdit edebileceği için bu hastalıkların varlığında emzirmeye izin verilmeyebilir.
Meme enfeksiyonları başta olmak üzere hepatit, idrar yolu enfeksiyonu gibi hastalıklar ise emzirme karşısında bir engel teşkil etmezler. Piyasada reçeteli ya da reçetesiz satılan pekçok ilaç da aslında emzirme için engel oluşturmaz ancak böyle bir gereklilik varlığında yine de doktor onayı almak yararlı olabilir.
Meme Ameliyatları Sonrası Emzirme
Günümüzde estetik amaçlı meme ameliyatları çok daha sık yapılmaktadır. Bu ameliyatları geçirmiş kişilerin emzirip emziremeyeceği yapılan ameliyatın türüne ve uygulanan tekniğe bağlıdır. Genelde meme dokusunun zarar görmediği silikon ya da benzeri malzemeler ile yapılan büyütme ameliyatlarının emzirme üzerinde hiçbir etkisi olmaz.
Öte yandan küçültme ameliyatlarında ise hem süt üreten meme dokusu, hem bu sütü meme ucuna taşıyan kanallar hem de sütü meme ucundan dışarıya atan kısımlar zarar görebilir. Özellikle meme ucunun yerinin değiştirildiği ameliyatlar sonrasında emzirme mümkün olmayabilir. Ancak emzirme potansiyeline zarar vermeyen teknikler kullanılarak yapılabilen küçültme operasyonları da mevcuttur.
Meme Kanseri Olanlar Emzirebilir mi?
Meme kanserinin olgularının sayısı emzirme dönemindeki kadınlarda nispeten daha az olduğu için bu konuyla ilgili literatürde yeterli çalışma yoktur. Tedavi sırasında uygulanan ilaçlar annenin emzirmesinin kesinlikle sakıncalı olduğu durumlardan birini oluşturur. Öte yandan tedavi tamamlandıktan sonra kadının emzirip emzirmeyeceğine karar veriren kişisel farklılıklar mutlaka göz önüne alınmalı ve her birey için kendine uygun bir karar verilmelidir. Cerrahi ve radyoterapi meme dokusunun yapısına zarar verebilir ve bu gibi durumlarda süt üretimi mümkün olmayabilir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Epilepsi
|
 |
|
 |
|
Epilepsi nöbeti, beyni etkileyen çeşitli nedenlere bağlı olarak bir grup beyin hücresinin anormal boşalımı sonucu ortaya çıkan bilinç, motor ve duysal belirtiler olarak tanımlanabilir. İnsan beyni kafa travması, ateş yükselmesi gibi çeşitli nedenlerle epilepsi nöbeti geçirme potansiyeline sahiptir. İnsanların yaklaşık yüzde 5'inin yaşamlarının herhangi bir dönemlerinde tek epilepsi nöbeti geçirdiği bilinmektedir. Tek nöbet geçiren hasta epileptik değildir. Çoğu epilepsi hastası sadece birkaç dakika süren nöbetleri dışında tümüyle sağlıklıdır.
Epilepsinin nedenleri hakkında bilgi verir misiniz?
Epilepsilerin yaklaşık 2/3'inde neden ortaya konulamamaktadır. Bu grup hastaların fizik muayenelerinde ve beyin görüntüleme yöntemleri dahil laboratuar araştırmalarında nöbetlerin nedeni gösterilememektedir. Epilepsi de genetik nedenler önemli rol oynamaktadır. Bazı epilepsi türlerinde nöbetlerin çocuklarda da görülme olasılığı yaklaşık yüzde 9-12 oranında olabilmektedir.
Nedeni saptanabilen epileptiklerde ise doğumsal anomaliler, doğum travmaları, kafa travması, beyin damar hastalıkları, tümörler, beyin iltihapları, alkol nedenler arasındadır. Çocukluk dönemlerinde doğum yaralanmaları, genetik nedenler, orta yaşlarda travma ve tümörler ileri yaşlarda ise beyin damar hastalıkları ön planda gelmektedir. Batı toplumlarında alkol epilepsisinin önemli bir nedeni olmasına karşılık ülkemizde alkolle ilgili epilepsi vakaları sık görülmemektedir. Epilepsi hastalarında uykusuzluk, adet dönemleri, aşırı alkol, bazı ilaçların nöbet sıklığını artırdığı bilinmektedir. Yine bazı epilepsi hastalarında parlak ışıklar, televizyon bir derece stres nöbetleri kolaylaştırabilmektedir.
Epilepsinin toplumumuzda görülme sıklığı nedir? Görülme oranı cinsiyete göre değişiklik gösterir mi?
Epilepsi hastalığının sıklığı gelişmiş ülkelerde binde beş, gelişmekte olan ülkelerde binde on olarak bildirilmektedir. Güney Amerika ülkelerinde beyni etkileyen parazitlere bağlı olarak binde 49 gibi rakamlar bildirilmiştir. Bizim 1994 yılında Silivri'de yaptığımız çalışmada bu bölgede epilepsi sıklığını binde on olarak saptadık. Bu bilgi baz alındığında Türkiye'de yaklaşık 650.000 epilepsi hastasının olduğu söylenebilir. Epilepsi sıklığında erkek-kadın oranında farklılık yoktur.
Epilepsi türleri var mıdır, kısaca bahseder misiniz?
Epilepsi nöbetlerinin çok çeşitli türleri vardır. Bunların farklılığı tutulan beyin bölgeleriyle ilişkilidir. Bir hastada tek nöbet türü olabileceği gibi birden fazla nöbet türü aynı hastada görülebilir. Bir hastanın tekrarlayan nöbet veya nöbetleri genel olarak birbirine benzerler. En çok tanınan ve insanlara dramatik gelen yollarda zaman zaman gördüğümüz kol ve bacakların önce kasıldığı, sonra çırpındığı, yüzde morarma, ağızdan köpük gelmesi, idrar kaçırmasının olduğu sonra uzunca bir süre şaşkınlıkla seyreden büyük epilepsi nöbetleridir. Çocukluk döneminde görülen aile ve öğretmenlerin "dalma" olarak tanımladığı çocuğun yazı yazmasını ve konuşmasını ani olarak kestiği 5-10 sn. süreli, tam bir cevapsızlığın yaşandığı sonra bıraktığı aktiviteyi kaldığı yerden sürdürdüğü absans nöbetleri bir diğer örnektir. Erişkin yaş döneminde en sık görülen nöbetler insanların "şaşkınlık" olarak tanımladıkları nöbet türüdür. Bu nöbetlerde hastaların gözleri birden sabitleşir veya gözleriyle aranır. Dudaklarında, ellerinde otomatik hareketler olabilir, yanıt vermez veya anlamsız konuşur, yürüyebilir, bir iki dakika sonrasında hasta kendine gelir o dönemi hatırlayamaz. Bunların dışında kol ve bacaklarda ani sıçramalar da bir diğer örnektir. Birçok örnek verilebilir. Tüm bu nöbetler çok kısa sürelidir birden fazlası aynı hasta da değişik zamanlarda tekrarlayabilir.
Epilepsi nöbeti geçiren bir hastaya nasıl yardımcı olunur?
Nöbetlerin bir kısmında nöbetin geleceğini hasta çok kısa bir zaman önce anlar ve kendine güvenli bir pozisyon yaratır. Büyük nöbetlerin bir kısmında ise hasta birden bilincini kaybeder ve bir sopa gibi düşer. Yaralanmalar daha çok bu tür nöbetlerde oluşur. Bilincin tutulduğu nöbetlerde hastaya yapılacak yardımın amacı hastayı korumaktır. Büyük nöbetlerde yerde başı kucağa alınır, köpüğün gırtlağa kaçmaması için başı yana çevrilir ve nöbetin geçmesi beklenir. Bu dönemde hastaya soğan koklatmak, kolonya sürmek gibi uygulamaların bir anlamı yoktur. Kısa süreli nöbetlerde hastayı hastaneye götürmenin gereği yoktur. Sadece uzamış nöbetlerde veya nöbetlerin ardı ardına tekrarladığı hallerde hastane ortamında tedavi gerekir.
Nöbet sırasında hasta başkalarına zarar verebilir mi?
Geçmişte hekimler arasında da çok tartışılan ve adli yönü de olan önemli bir soru. Yanıtı ise hastanın karmaşık planlı bir akt yapamayacağı, dolayısıyla planlı şekilde başkasına zarar veremiyeceğidir. Yalnız şaşkınlıkla seyreden nöbetlerde ve büyük nöbetlerden sonraki şaşkınlık dönemlerinde genellikle hastanın hareketleri engellenirse hastanın bilinçsiz bir şekilde şiddet gösterebileceği bilinmektedir.
Epilepsi de kullanılan tanı yöntemler nelerdir?
Epilepsi de tanı konuda uzman nöroloğun hasta ve yakınlarından nöbet ile ilişkili aldığı bilgilerle konulur. Bir bölüm nöbetlerde hastaların bilinci tutulduğu için nöbeti gören insanlardan alınan bilgiler önemlidir. Epilepsi de kullanılan laboratuar yöntemleri hekimin koyduğu tanıyı desteklemek, nöbet türünü belirlemek ve nedenini anlamaya yöneliktir. Kan tetkikleri, elektroensefalografi (EEG) , Manyetik Rezonans (MR), Bilgisayarlı Tomografi (BT), PET uygulanan yöntemlerdir.
Epilepsinin tedavi yöntemleri için neler söyleyebilirsiniz?
Epilepsinin tedavisi esas olarak ilaç uygulamasıdır. Kullanılan ilaçlar hastalığı tedavi etmezler ve sadece nöbetlerin önlenmesine veya sıklığın azaltılmasına yöneliktir. Epilepsi hastalığı kendi seyrini sürdürür. Bazı hastalarda bu tedavi ömür boyudur, çocukluk çağındaki bazı nöbetlerde ise 15-20 yaşlarına kadar tedavi sürdürülür. Bazı hastalarda tedavinin ne kadar sürdürüleceği önceden bilinemez. İlaç tedavisinde ilacı çok düzenli kullanması esastır. Hastaların yaklaşık yüzde 70'sinde nöbetler kullanılan ilaçlarla kontrol edilebilmektedir, % 30'ununda ise her türlü ilaç tedavisine karşın nöbet sıklığı değişmemektedir. "Tedaviye dirençli epilepsi" olarak tanımlanan bu grubun bir bölümünde cerrahi tedavi uygulanmaktadır.
Cerrahi tedavi kararı öncesinde çok ayrıntılı çalışmalar gerekmektedir. 15 yıldır dünyada giderek artan sayıda cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Ülkemizde de birkaç merkezde epilepsinin cerrahi tedavisi başarıyla uygulanmaktadır.
Epilepsi de kullanılan ilaçların yan etkileri var mıdır, bilgi verir misiniz?
Epilepsi hastalarının tedavileri genel olarak bu amaçla kullanılan ilaçlarla yapılmaktadır. Hastaların yaklaşık yüzde 70'inde nöbetler kontrol altına alınabilmektedir. Her kimyasal madde gibi bu grup ilaçlarında yan etkileri vardır. Bu yan etkilerin bir kısmı tedavi başlangıcında
görülen ve zamanla kaybolan, ilaç kesilmesinin gereksiz olduğu türdendir. Bazı durumlarda ise tedavinin kesilmesi ve bir başka grup ilacın kullanılması gerekmektedir. Hastaların çoğunda düzenli kontrolle tedavi başarılı bir şekilde sürdürebilmektedir. Yan etki olduğunda hasta hekimine danışmalıdır.
Epilepsiden korunmak mümkün müdür, epileptik hastalar nelere dikkat etmelidir?
Bu soruya gelişmekte olan ülkelerle gelişmiş ülkelerdeki epilepsi sıklığının farklılığına sebep olan nedenleri gözden geçirerek yanıt verebiliriz. Epilepsinin genetik yönünün varlığı düşünüldüğünde ülkemizde sık görülen akraba evliliklerinin önemi ortaya çıkmaktadır. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde doğum sırasında bebek yaralanmaları ve çocukluk dönemindeki enfeksiyonlar epilepsinin önemli nedenleridir. Koruyucu hekimlik uygulamaları bu nedenle önemlidir.
Epilepsili çocukların aileleri nasıl davranmalıdır, neler önerebilir siniz?
Epilepsi tedavisinin temeli ilacın düzenli kullanılmasıdır. Çoğu hastada nöbetlerin nüks nedeni ilacın unutulması veya kesilmesidir. Uyku düzenli olmalıdır. Uykusuzluk nöbet sıklığını arttırmaktadır. Nöbeti olan çocukların eğitim kurumları bu konuda bilgilendirilmeli ve nöbet sırasında yapılabilecekler anlatılmalıdır. Hastanın yüzme, yüksekte bulunma gibi nöbet sırasında kendini koruyamayacağı durumlardan kaçınması gerekmektedir. Banyo yaparken, kapıyı kilitleme, küveti doldurarak banyo yapmama gibi uygulamalar basit koruyucu uygulamalardır.
Ülkemizde bu hastalıkla ilişkili yaygın inanışlardan birisi de bu hastalığın muska yazılarak ve okunarak tedavi edilebileceğidir. Bu inançla bazen tedaviler kesilmekte ve ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Epilepsi, yapısal bir hastalıktır ve tedavisini hekimler düzenlemelidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Ergonomi
|
 |
|
 |
|
Kişi ve onun yaptığı işin gerektirdiği fiziksel ve ortamsal koşullar arasında en uygun iletişimin sağlanmasını inceleyen bilim dalıdır. Ergonomik araştırmalar belirli bir işin uygun koşullarda, emin, güvenli ve verimli yapılabilmesi, işi yapanın en sağlıklı, uygun ortamda uygun vücut postüründe, en az enerji sarfı ve en çok verimle yapılmasını amaçlar. Ergonomist kişinin fiziksel kapasitesini, davranış özelliklerini ve işin yapıldığı ortam ile kişinin arasındaki kısıtlamaları saptayabilmelidir. Bu nedenle ergonomistin anatomi, biyomekanik, fizyoloji, psikoloji dalları ile mühendislik ortam düzenlenmesinde bilgili olması gereklidir. Ergonomist yukarıda sayılan disiplinlerdeki özelliklerin çalışma alanı koşullarına, özelliklerine, düzenine ve işin organizasyonuna uyumunu sağlar. Ergonomik prensipler günlük yaşamımızda, masa başı çalışanlarda, ağır sanayi işçilerinde, motorlu araç kullananlarda, hastane personelinde, devamlı ayakta durma gerektiren koşullarda, günlük hayatımız ve iş hayatımızın her aşamasında geçerlidir. Bu nedenle bu prensiplerin yalnız mekanizasyon veya otomasyon gerektiren koşullarda geçerli olduğu düşünülmemelidir.
Kas-iskelet rahatsızlıklarında önce bunlarla ilgili risk faktörleri bilinmelidir. Risk faktörleri mesleğe bağlı risk faktörleri ve fonksiyonel risk faktörleri olarak iki ana gruba ayrılır.
Mesleğe bağlı risk faktörleri:
- Ağır cisim kaldırma,
- Cisimleri dönerek kaldırma,
- İtme, tekrarlayan kaldırma hareketi,
- Vibrasyon yapan araç veya alet kullanma (otobüs kullanma veya yol işçilerinde delici kullanma)
Psikososyal risk faktörleri:
- Meslekte tatminsizlik,
- Önceden bel ağrısı geçirmiş olma,
- Düşük eğitim düzeyi,
- Tazminat beklentisi olarak sıralanabilir.
Tarlada çalışanlarda, köylü ve işçilerde çalışma sırasında en uygun vücut pozisyonlarının bilinmesi, ağır yüklerin veya tekrarlayıcı kaldırmaların bunları en alt düzeye indirecek, kolay ve verimli hale getirecek çeşitli araçlarla sağlanması bu kişilerde kas-iskelet sistemi rahatsızlıklarını en alt düzeye indirebilir.
Hastanemize iki kaynaktan hasta ve kas-iskelet rahatsızlığı şikayeti gelmektedir.
- Hastane personeli ve hemşirelerden: Uzun süre ayakta durma, yanlış çalışma pozisyonu, hastaların ayakta durdurulması, taşınması ve transferi sırasında yanlış hareket ve teknik kullanılması.
- Hastalardan:
Bel ağrısı şikayeti ile gelen hastalar: Risk taşıyan işlerde çalışan, ani ve yanlış hareket, günlük yaşamda uygun olmayan pozisyonlardan dolayı gelen hastalar.
Boyun, sırt ve omuz ağrıları ile gelen hastalar: Uzun süre bilgisayar karşısında veya masa başında yanlış pozisyonda çalışma, uygun olmayan koltukların kullanılması, masaların yüksekliğinin uygun olmaması.
Alınacak önlemler:
Çözüm önerileri olarak ergonomistlerin iş yüklerini denetlemeleri ve uygun çözüm önerileri getirmeleri için önlemlerin alınması.
Sağlıklı kişilere ve hastane personeline, risk faktörlerini açıklayan kas-iskelet rahatsızlıklarından korunma yöntemlerini anlatan ve öğreten kıstasların verilmesi.
Hastane bu tür rahatsızlıkların tekrarını önlemede genel prensiplerini öğreten, onları egzersiz yapmaya yönelten ve fiziksel uyumu düzeltmeyi amaçlayan (hasta okulları) adı altında eğitici programların verilmesidir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Erkek 45 Yaş Üstü Check-Up
|
 |
|
 |
- RADYOLOJİK İNCELEMELER
Kalp-Akciğer radyografisi: Akciğer hastalıklarını ön tarama amaçla kullanılan yöntemdir.
Tüm batın ultrasonografisi: Karaciğer, safra kesesi, dalak, pankreas, böbrekler, mesane ve prostatın değerlendirilmesine yardımcı olur.
- ELEKTROKARDİYOGRAFİ (EKG):
Koroner Kalp Hastalıkları veya ritm bozuklukları teşhisi amacı ile uygulanmaktadır.
- HEMATOLOJİK İNCELEMELER
- Hemogram
- Lokosit Sayısı (WBC)
- Notrofil (NEU)
- Lenfosit (LYM)
- Monosit (MONO)
- Eozinofil (EOS)
- Bazofil (BAZO)
- Eritrosit Sayısı (RBC)
- Hemoglobin (HBG)
- Hematokrit (HCT)
- MVC
- MCH
- MCHC
- RDW
- Trombosit Sayısı (PLT)
- MPV
Bu bir test değil test panelidir. Anemi (kansızlık), lösemi, çeşitli infeksiyonlara karşı vücudun reaksiyonun ölçülmesi, kan hücrelerinin özelliklerinin değerlendirilmesi ve bazı kan hastalıklarının tanısı için kullanılan testlerdir.
Sedimentasyon hızı enfeksiyon ve iltihabi hastalıkların göstergesidir.
- BİYOKİMYASAL İNCELEMELER
Açlık kan şekeri: Şeker hastalığının tanısı veya tedavisinin izlenmesi için yapılır.
Alkali fosfataz
SGOT (AST)
SGPT (ALT)
Gamma-GT: Bu testler ve aralarındaki ilişkiler değerlendirilerek; Karaciğer ve safra yolları ile ilgili hastalıkların ayırıcı tanısında ve tedavisinin izlenmesinde, alkol tüketiminin yaptığı hasarın değerlendirilmesinde ve bazı kas hastalıklarının tanısında kullanılır.
Kolesterol
HDL Kolesterol
LDH Kolesterol
Trigliseridler: Koroner kalp hastalıklarının risk faktörü olarak değerlendirilen bu testlerin kan değerleri ve biribirleri ile ilişkileri; risk derecelendirilmesi, tedavi planı ve izlenmesinde çok büyük önem taşır.
Kreatinin: Böbrek filtrasyon fonksiyonunun izlenmesi, böbrek hastalıklarının tanımlanmasnda kullanılır.
Ürik asit: Gut hastalığının izlenmesinde yararlanılmaktadır.
HbsAg: Hepatit B olarak adlandırılan Karaciğerde ciddi hasara neden olan virüsün tanımlanması amacıyla kullanılmaktadır. Pozitif (+) virüsün ve buna karşı oluşan antikorların taranması amacıyla kullanılmaktadır.
PSA: Prostat dokusuna ait hastalıkların tanısında, yaygın olarak kullanılan testlerdir.
İdrar tam analizi: İdrar analizinde görülen değişimler; böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde, idrar yolu infeksiyonlarının ve bazı kötü huylu hastalıkların saptanmasında yardımcı olur.
Dışkıda gizli kan: Gastrointestinal sistem, özellikle barsak kanamalarını gösterir.
- GENEL FİZİK MUAYENE;
Sonuçların değerlendirilmesi ve öneriler.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Erkek/Kadın 45 Yaş Altı Check-Up
|
 |
|
 |
- RADYOLOJİK İNCELEMELER
Kalp-Akciğer radyografisi: Akciğer hastalıklarını ön tarama amaçla kullanılan yöntemdir.
Tüm batın ultrasonografisi: Karaciğer, safra kesesi, dalak, pankreas, böbrekler, mesane ve prostatın değerlendirilmesine yardımcı olur.
- ELEKTROKARDİYOGRAFİ (EKG):
Kalp atım düzensizliklerinin saptanmasında kullanılan bir yöntemdir.
- HEMATOLOJİK İNCELEMELER
- Hemogram
- Lokosit Sayısı (WBC)
- Notrofil (NEU)
- Lenfosit (LYM)
- Monosit (MONO)
- Eozinofil (EOS)
- Bazofil (BAZO)
- Eritrosit Sayısı (RBC)
- Hemoglobin (HBG)
- Hematokrit (HCT)
- MVC
- MCH
- MCHC
- RDW
- Trombosit Sayısı (PLT)
- MPV
Bu bir test değil test panelidir. Anemi (kansızlık), lösemi, çeşitli infeksiyonlara karşı vücudun reaksiyonun ölçülmesi, kan hücrelerinin özelliklerinin değerlendirilmesi ve bazı kan hastalıklarının tanısı için kullanılan testlerdir.
Sedimentasyon hızı: İnfeksiyon ve iltihabi hastalıkların göstergesidir.
- BİYOKİMYASAL İNCELEMELER
Açlık kan şekeri: Şeker hastalığının tanısı veya tedavisinin izlenmesi için yapılır.
SGPT (ALT): Bu testler ve aralarındaki ilişkiler değerlendirilerek; Karaciğer ve safra yolları ile ilgili hastalıkların ayırıcı tanısında ve tedavisinin izlenmesinde, alkol tüketiminin yaptığı hasarın değerlendirilmesinde ve bazı kas hastalıklarının tanısında kullanılır.
Gamma-GT : Kolesterol Koroner kalp hastalıklarının risk faktörü olarak değerlendirilen bu testlerin kan değerleri ve biribirleri ile ilişkileri; risk derecelendirilmesi, tedavi planı ve izlenmesinde çok büyük önem taşır.
HDL Kolesterol
Trigliseridler
Kreatinin: Böbrek filtrasyon fonksiyonunun izlenmesi, böbrek hastalıklarının tanımlanması ve gut hastalığının izlenmesinde yararlanılan test gurubudur.
HbsAg: Hepatit B diye adlandırılan Karaciğerde ciddi hasara neden olan virüsün tanımlanması amacıyla kullanılmaktadır.
İdrar tam analizi: İdrar analizinde görülen değişimler; böbrek hastalıklarının tanı ve izlenmesinde, idrar yolu infeksiyonlarının ve bazı kötü huylu hastalıkların saptanmasında yardımcı olur.
- GENEL FİZİK MUAYENE;
Sonuçların değerlendirilmesi ve öneriler.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Farenjit
|
 |
|
 |
|
Boğazı ağrıyan ateşli çocuklar arasında her 10 çocuktan biri streptokok bakterisinin neden olduğu faranjite yakalanmıştır. Faranjit kış aylarında, kapalı, kalabalık ortamlarda kolayca bulaşır. 5-15 yaş grubu çocuklar bu hastalığa en sık yakalanan gruptur. Hastalık, hasta kişinin tükürük ve burun salgısından bulaşabilir. Evde hasta biri olduğunda ortak hiçbir malzeme kullanılmamalı, eller sabunla sık sık yıkanmalıdır. Faranjit boğaz enfeksiyonu demektir ve yutmayı güçleştirir. Ateş, titreme, kırıklık, iştahsızlık gibi belirtilerin yanında karın ağrısı, bulantı, kusma da görülebilir. Boyundaki lenf bezleri şişer, bademcikler irileşir ve üzerinde beyaz-sarı iltihap odakları belirir.
Boğaz kültürü ya da hızlı strep testiyle doğrulandığında antibiyotik tedavisine başlanır ve 10 gün devam edilir. Yetersiz tedavi bademcik absesi, romatizmal ateş ve nefrit gibi durumlara neden olabilir.
Hasta çocuğa bol sıvı, yumuşak yiyecekler, çorba, dondurma verilebilir (soğuk ödemi ve yangıyı alacaktır). Daha büyük çocuklar tuzlu suyla gargara yapabilir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Florür Kullanılmalı mı, Kullanılmamalı mı?
|
 |
|
 |
DİŞ ÇÜRÜKLERİNDEN KORUNMADA FLORUN ROLÜ
Flor insan metabolizması için gerekli eser elementlerinden biridir. Sularda,toprakta,yiyecek ve içeceklerde,bitki ve hayvanlarda bulunan flor en çok çay, tütün ve hayvansal gıdalardan da en çok balıkta bulunmaktadır.
Çocuk ve erişkinlerdeki çürük önleyici etkisi kanıtlanan flor, dişlerin çürükten korunması amacıyla sistemik ve topikal yollarla uygulanmakta ve bireylerdeki çürük prevelansı belirgin şekilde azalmaktadır. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalarda suların florlanması,içme sularına flor katılması, flor tabletlerin ve vitaminlerin kullanılması yoluyla sistemik olarak alınan florun vücuda girdikten sonra asıl tutulumunun kalsiyuma olan yüksek afinitesi sebebiyle kemiklerde olduğu,eser miktarda mine ve dentin dokularında olduğu görülmüştür, %95 ‘inden fazlası iskelet sistemi tarafından tutulmaktadır.
Hamilelikte ise plasenta, florun ve diğer eser elementlerin geçişini engeller. Prenatal dönemde anneye verilen florun, gelişmekte olan fetusun süt dişleri üzerinde çürük önleyici bir etki sağlayıp sağlamadığına dair kesin bilimsel veriler bulunmadığından dolayı bu dönemde anneye flor uygulaması önerilmemektedir.
İşte buradanda anlaşıldığı gibi çürükten korunmada en etkili yöntem, florun dişler sürdükten sonra direkt dişler üzerine uygulanması yöntemi olan topikal flor uygulamasıdır.
Topikal flor ajanları yeni süren dişlerde oldukça etkilidir.Diş çürüklerinden korunmada en etkili yöntem olarak kabul edilen topikal flor uygulamaları iki grupta toplanır.
1. Diş Hekimi Uygulamaları
Hekim tarafından muayenehanede yapılan topikal uygulamalardır.Genellikle topikal jeller, solüsyonlar, patlar, cilalar, vernikler restoratif materyaller şeklinde uygulanmaktadır. Özel kaşıklar veye fırçalar vasıtasıyla dişler üzerine 2-4 dakika arasında uygulanır. Etkili sonuç için 6 ayda bir tekrarlanması gerekir.
2. Kişisel Uygulamalar
Kişilerin evde kendilerinin uygulayabileceği,düşük konsantrasyonlu florlu preparatların kullanılmasıdır.Evde en sık kullanılan topikal flor ajanı diş macunlarıdır.Yutma refleksini henüz kazanmamış olan küçük çocuklarda (özellikle 5 yaşın altında) ya hiç flor içermeyen ya da 500-550 ppm flor içeren özel olarak üretilmiş çocuk diş macunları önerilmektedir.Küçük çocuklarda fırçalama yaşı, sıklığı, kullanılan macundaki flor konsantrasyonu kadar ,fırçaya konan macun miktarı da önemlidir.6 yaş ve altındaki çocukların mutlaka, büyüklerin kontrolünde ve diş fırçası üzerine bezelye büyüklüğünde diş macunu konularak diş fırçalamaları önerilmektedir.
Florun olumlu etkilerinin yanı sıra aşırı alımı sonucu çeşitli sistemik etkiler ortaya çıkmaktadır. Bir tür mine ve dentin mineralizasyon bozukluğu olan diş florozisine neden olmaktadır.Florozisin klinik görünümü diş yüzeyi boyunca uzanan beyaz opak çizgilerden ,minenin tüm bölümlerinde gözlenen tebeşirimsi beyaz görünüme kadar değişebilmektedir.
Sonuç olarak düzenli doktor kontrolü ve bilinçli yaklaşım daha sağlıklı ve mutlu bir toplum için gerekmekedir.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Gelişim
|
 |
|
 |
|
İki haftalık bebeğiniz neler yapabilir?
- Bebek kolları ve bacakları hafif bükülmüş olarak yatar.
- Bu dönemde emme, yakalama, arama gibi yeni doğan dönemine ait refleksler (otomatik hareketler) bebeğin tek hareketleri olabilir.
- Zaman zaman bakışınızı yakalayıp size bakabilir. Bu durumda ona bakarak, gülümseyerek, başınızı sallayarak yanıt vermeye çalışın.
- Bulanık görür. 20-25 cm mesafeyi seçebildiği için onu tutanı çok rahat görebilir.
- Henüz başını kaldıramaz, yatarken dönemez ve oturamaz.
- Sakin olduğu kısa dönemler olacaktır; bu dönemlerde ona şarkı söyleyin, konuşun, evde gezinin.
Bir aylık bebeğiniz neler yapabilir?
- Görebilir, duyabilir, tat alabilir, acıyı hisseder!
- Başını tutabilir, karın üstü yattığında başını sağa-sola çevirebilir.
- Emerek kendini sakinleştirebilir.
- Aguıkınma sesikumru sesi-mırıldanma gibi sesler çıkarmayı dener.
- Kısa süreli izleyebilir, yakın tutunca dikkatle bakabilir.
- Sizi tanıdığını belli edebilir. Sesinizi duyunca sakinleşebilir.
- El ve ayaklarının farkına varmaya başlar.
- İkiüç aylık bebeğiniz neler yapabilir?
- Başını daha uzun süre dik tutabilir, göğsünden destek alıp kalkmaya çalışabilir.
- Ellerini bacaklarını sallamaya, basmaya çalışabilir.
- Parmaklarını açabilir, ellerini birleştirip ağzına götürebilir ama henüz elini bütün olarak kullanır.
- Gülmeye başlar, tanır. Tek heceli sesler çıkarmaya, cıvıldamalara başlar.
- 90-180 derece izleyebilir.
- Dört aylık bebeğiniz neler yapabilir?
- Etrafıyla ilgilenmeye başlar, yatmak değil oturmak ya da dolaştırılmak ister. Biraz destekle 1-2 dakika oturabilir.
- Karnının üstüne yattığında elleriyle itip minik push-up'lar yapar, hatta bir tarafa dönebilir.
- Uzanıp cisimleri iki eliyle kavrar, biraz inceleyip sonra ağzına götürür. Salyası bollaşır.
- Kendi kendine oynayabilir.
- Tek heceler 4-5 aylarda çıkmaya başlayabilir, ancak anlamlı değildir.
- Çığlık atmayı dener.
- Bebeğinizin kişiliği belirginleşmeye başlar. Size tüm yüzü ve vücuduyla yanıt vermesi yakındır.
Altı aylık bebeğiniz neler yapabilir?
- Artık herşeyi görüp izleyebilir.
- Destekle oturabilir. Eğer ek gıdalara geçtiyseniz kaşıkla beslenmeyi bebek otururken yapmalısınız.
- Her iki yöne de dönebilir. Yüzükoyun yatarken poposunu havaya kaldırmaya bile çalışabilir.
- Bebek 3 boyutu kavrayabilir ve büyüklük ve şekillerine göre cisimleri gruplandırabilir.
- Aynada, arkasında sizi görürse, arkasına bakıp sizi arayabilir.
- Bir eliyle kavradığı cismi diğer eline geçirebilir, iki saplı bir bardaktan yardımınızla su içebilir.
- Cisimleri birbirine vurur, ellerini birleştirir, oyuncağını tek eliyle tutabilir.
- Sesli güler, çığlıklar atar.
- Bebeğiniz artık eğlenmeye başlar. Sizinle saklambaç oynayabilir.
- Yabancıları ayırmaya başlayabilir.
- Emme, baloncuklar çıkarma, yalama; konuşma öncesi hareketlerdir.
Dokuz aylık bebeğiniz neler yapabilir?
- Bebekler ayağa kalkmak için kendilerini çekmeye başlarlar.
- Ses çıkarmak için bir şeyleri birbirine vurmaya bayılırlar. "baba", "mama" gibi sesler çıkarmaya başlarlar.
- Bebeğiniz bu dönemde eşyaları, kaplara koyup çıkarabilir.
- Bazı 9 aylıklar, destekle birkaç adım bile atabilir. Bebeğiniz ayrıca, dizlerini kırarak eğilmeyi ve ayakta durduktan sonra tekrar oturabilmeyi öğrenir.
- Bu yaştaki bir bebek, hareket etmenin verdiği özgürlük duygusu ile emekleyerek veya iki ayak üzerinde, hareket etmek, ulaşmaması gereken şeyleri almak ister.
- Bu yaşta, belki de merdivenleri emekleyerek çıkabilir ve eşyalara tutunarak hareket edebilir.
- 9-10 aylık olunca bebekler bir şekilde oda içinde sürünerek, emekleyerek, eşyalara tutunup sıralayarak dolaşmaya başlarlar.
- Bir oyuncağını uzaklaştırırsanız, gittikçe daha çok kendine güvenen bebeğiniz buna karşı çıkacaktır. Aslında artık kendi istek ve ihtiyaçlarını belirtmeyi öğrenmeye başlıyor.
- Problem çözme yeteneği gelişir ve şimdi şeffaf bir kabın içinde gördüğü oyuncağı almak için direkt uğraşmak yerine kapağını açmayı dener.
Dil gelişimi:
- Kelimeleri kullanmasa da, onları anlar. "ba", "ma" gibi heceleri tekrarlayarak gerçek kelimeleri taklit etmeye uğraşır. (Sakın çok heyecanlanmayın, henüz konuşamıyor, ancak heceleri tekrarlıyor.)
- Kelimelerinizden çok, tonlamanızdan anlam çıkarır.
- Onunla ne kadar çok konuşursanız-yemek hazırlarken, araba kullanırken, üzerini giydirirkeno kadar çabuk iletişim yeteneklerini geliştirir.
- Bir çalışmada, çocukların bir gün içinde ne kadar çok kelime duyarsa, o kadar zeki oldukları gösterilmiş. (Tabiki televizyondan veya arka plandaki sohbetlerden duyulan kelimeler değil; bebeğinizin anlamasına yardım etmek için konuşmalar interaktif olmalı.)
Bir yaşında bebeğiniz neler yapabilir?
- Kendi başına ilk adımlarını bu yaşta atabilir. (Aslında bunu, bundan sonraki birkaç hafta veya ay yapamayabilir, yani eğer bu ay yürüyemezse üzülmeyin).
- Çoğu çocuk bu ilk adımları parmak ucunda, ayakları dışa dönük olarak yapar.
- Kaşık kullanarak, her ne kadar ağzını ıskalasa da kendini beslemeye başlayabilir.
- "Mama" ve "baba" dışında birkaç kelime daha bilebilir.
- Uyduruk bir dille konuşabilir.
- Her şeyi itmenin, fırlatmanın ve yere çarpmanın çok eğlenceli olduğunu düşünür.
- Oyuncağını size verir, geri alır.
- Blokları bir kaba doldurur, boşaltır. Bu kaplar ve tavalar için de geçerlidir.
- Küçük olanları, büyük olanların içine koyar, ayrıca onları birbirine çarparak korkunç gürültüler çıkarır.
- Onbeşinci ayda çocuğunuz neler yapabilir?
- Artık yürüyor hatta koşmaya çalışıyor olabilir. Eğilip yerden bir cismi rahatça alır.
- Parmağıyla işaret eder, vücut kısımlarını bilebilir. Çizgi çizebilir.
- Üst üste 2 küp koyabilir.
- Çocuğunuz yeni şeyleri kurcalamaktan, araştırmaktan zevk alır.
- Yeri süpürmek, silmek, çamaşır yıkamak gibi aktiviteleri taklit edecektir.
- En az 1 anlamlı kelime söyler.
Onsekiz aylık çocuğunuz neler yapabilir?
- Koşabilir, topa vurabilir.
- İki basamaklı bir komutu yerine getirebilir. Hafızası gelişmeye başlar.
- Vücut kısımlarını bilir.
- 5-10 kelimesi olabilir.
- İsteklerini belirtebilir.
- 3-4 küple kule yapabilir. Anahtarları, düğmeleri çevirebilir.
- Saçını tutmak, sallanmak, parmak emmek gibi kendini rahatlatıcı bazı alışkanlıkları oluşabilir.
İki yaşında çocuğunuz neler yapabilir? (İki yaşında fiziksel gelişim)
- Sürekli hareket halindedir.
- Kolay yorulur. Koşar ve tırmanır.
- Tek başına merdiven iner ve çıkar.
- Ayak ucuna basarak yürümeyi becerebilir.
- 3 5 küpü üst üste koyar.
- Rastgele çizgiler çizerken artık kontrollü yazmaya başlar.
- Büyük butonları açıp kapatabilir
- Tuvalet ihtiyacında daha bağımsızdır. (Hala biraz yardıma ihtiyacı olabilir.)
- Gece uykuya yatırmak zorlaşabilir.
- İki yaşında sosyal gelişim:
- Oldukça gerçekçi taklitler yapar.
- Kardeşleriyle daha fazla ilgilenir.
- Cinsiyetini bilir.
- Hayali bir oyun arkadaşı yaratabilir.
- Diğer çocuklarla birlikte olmak ister ama onlarla oyun oynamaz.
- Paylaşmayı sevmez.
- Her şeyi "benim" diye sahiplenir.
- Diğer çocukları tırmalayabilir, ısırabilir, vurabilir veya itebilir.
İki yaşında duygusal gelişim:
- Kolay sinirlenir ve çok sabırsızdır.
- Bağırıp çağırır, yumruklar atar.
- Kendi istediklerini yapmak ister.
- Günlük düzen bozulunca sinirlenir.
- İki yaşında zihinsel gelişim:
- Konuşmaya ilgisi artmıştır.
- Çocuk dili kullanır.
- 3-5 kelimeli cümleler kurar.
- Konuşabildiğinden daha fazla sayıda kelimenin anlamını bilir.
- Kendi işini kendi yapar.
- İkna etmek giderek zorlaşır.
- Alternatifler arasında seçim yapamaz.
- Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar, davranışlar ve vücut gelişimi, her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Üç yaşında çocuğunuz neler yapabilir? (Üç yaşında fiziksel gelişim)
- Kendi kendine yardımsız yemek yer.
- Zıplar, koşar, parmak ucuna basarak yürür.
- Üç tekerlekli bisiklet sürer.
- Merdiven inip çıkar.
- Kendi soyunabilir , ancak giyinmek için yardıma ihtiyacı vardır.
- Büyük butonları açıp kapayabilir.
- Pastel boyaları daha iyi kullanır.
- Süt dişleri düşebilir.
Üç yaşında sosyal gelişim:
- Anne -babasını idolleştirir.
- Telefona cevap verir.
- Büyüklerden onay almak ister.
- Sınırlamaları sürekli test eder.
- Sıklıkla yalnız oynamayı tercih eder.
- Hayali bir oyun arkadaşı olabilir.
- Diğer çocuklarla oyunlar kurar.
- Oyunda sırasını bilir.
Üç yaşında duygusal gelişim:
- Daha sakin ve uyumludur.
- Bazen ağlama ve tutturmaları olabilir.
- Yabancı olduğu nesne ve faaliyetlerden korkabilir.
- Bazen bebek gibi davranabilir.
- Rüyaları hakkında konuşmaya başlayabilir.
- Üç yaşında zihinsel gelişim:
- Yaşını, adını, soyadını, oturduğu semti bilir.
- Yaklaşık 1.000 kelime bilir.
- Bazı gramer prensiplerini kavrar.
- Bazı hikayeleri tekrar tekrar dinlemekten hoşlanır, öğrenebilir.
- Temel renkleri tanıyabilir.
- Çok basit sorumluluk üstlenebilir.
- Merak edip sorular sorar.
- Dikkat süresi birkaç dakikadan uzun değildir.
Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar, davranışlar ve vücut gelişimi her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Dört yaşında çocuğunuz neler yapabilir?
- Dört yaşında fiziksel gelişim:
- Sıçrama, koşma, tırmanma yeteneği artar.
- Kolay yorulur.
- Sakardır.
- Bağırmaktan hoşlanır, beklenmedik seslerden korkar.
- Kendi kendine tuvalet ihtiyacını karşılar.
- Kendi giyinir, soyunur, fermuarını çeker.
- Bildiği nesnelerin resmini çizer.
- Dört yaşında sosyal gelişim:
- 20 dakika süreyle televizyon seyreder.
- Son karar için ailesine danışır.
- Sınırlamaları test eder.
- Tepkinizi gözlemek için argo sözler kullanır.
- Grup aktivitelerine hazırdır.
- Farklı cinsiyet rollerini bilir.
- -Yetişkinlerin aktivitelerini taklit eder.
- Dört yaşında duygusal gelişim:
- Zaman zaman bebek gibi davranır.
- Yeni korkular gösterebilir.
- Şakacı olma eğilimindedir.
Dört yaşında zihinsel gelişim:
- Yaklaşık 1.500-2.000 kelime bilir; 4-5 kelimeli cümleler kurar.
- Eğlenceli, abartılı hikayelerden hoşlanır.
- Ona kadar sayabilir; bazı şekilleri tanır.
- Bazı zaman kavramlarını anlamaya başlar. (dün, bugün, yarın)
- Sürekli "neden" diye sorar.
- Yardımsız oyuncaklarını toplar.
- Basit işlerde yardım etmeyi sever.
- Doğru ve yanlış arasındaki farkı anlamaya başlar.
- Hayal ile gerçek hayatı ayırma yeteneği gelişir.
Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar, davranışlar ve vücut gelişimi her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Beş yaşında çocuğunuz neler yapabilir?
5 yaşında Fiziksel gelişim:
- Süt dişleri düşmeye başlayabilir.
- Sağ veya sol el tercihi belirginleşir.
- Ayrıntılı yapıları kurar.
- Kolay yorulur.
- Kendi başına banyo yapar, yemek yer, giyinir, tuvalete gider.
- Semistructured oyunlara katılmaya başlar.
- Hareketli oyunlardan hoşlanır.
- Sesli ritim çalgılardan hoşlanır.
- Doğum ve üreme hakkında sorular sorar.
Beş yaşında duygusal gelişim:
- Duygularını kelimelerle ifade etmeye başlar.
- Kolayca utanır.
- Ölüm hakkında duygular ortaya çıkar.
- Aşırı yaramazlıklar yapar.
- Bağımsızlıktan hoşlanır.
- Ağır başlı ve güvenilirdir.
- Beş yaşında sosyal gelişim:
- Kurallara daha fazla uyumludur.
- Bazen ispiyon (tattle), kötü söz (name-call), vurma, itme gibi davranışlar gösterebilir.
- Farklı cinsiyet rollerini bilir.
- Basit grup ödevlerine uyum gösterir.
- Büyükleri sevindirmekten hoşlanır.
- Oyun ve konuşmada sırasını bekler.
- Diğer çocuklarla daha rahattır.
- Aile aktivitelerine çok ilgilidir.
- Beş yaşında zihinsel gelişim:
- Harf ve kelime farkını anlamaya başlar.
- Oyunları daha fazla süreyle devam ettirir.
- Gerçekleri ister.
- Temel renkleri bilir.
- Sağ ve sol kavramını anlar.
- 2.000-2.500 kelime bilir.
- Kolay ev işlerine yardım edebilir.
- Adres ve telefon numarası öğrenebilir.
- 10'a kadar sayabilir.
- Karşıtlık kavramını anlamaya başlar.
- 6-8 kelimeli cümleler kurabilir.
- Paraları ayırt eder.
- Sabah, öğleden sonra, akşam, dün, bugün, yarın gibi kavramları anlar.
- Gerçek hayat ile hayal ürünü arasındaki farkı daha iyi ayırt eder.
- Tek düşüncenin kendisininki olduğuna inanır.
Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar,
davranışlar ve vücut gelişimi her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Altı yaşında çocuğunuz neler yapabilir?
Altı yaşında fiziksel gelişim:
- Oyunlarda aktif rol almayı sever.
- Bazı motor kabiliyetleri gelişmektedir.
- Banyo yapmak istemeyebilir.
- Mum boyayla iyi boyar ancak yazı yazma ve kesmede zorlanabilir.
Altı yaşında duygusal gelişim:
- Ruh hali oynaktır.
- Eleştirilmekten hoşlanmaz.
- Yanlış yapmaktan çekinir.
- Altı yaşında sosyal gelişim:
- Oyun oynarken kurallar koyar.
- Arkadaşlarını değerlendirebilir.
- -Yaşıtlarıyla ortak oyunlar kurar.
- Özgürlüğüne düşkündür.
- Altı yaşında zihinsel gelişim:
- Basit ev işlerini yüklenebilir.
- 100'e kadar sayabilir.
- Şekil, zaman, renk, sayı gibi kavramları daha iyi anlar.
- Kaza ve maksatlı davranışları artık algılayabilir.
- Dikkat süresi 15 dakikayı geçmez.
- Fikir farklılıklarının olabileceğini anlar.
Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar, davranışlar ve vücut gelişimi her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Sekiz yaşında çocuğunuz neler yapabilir?
Sekiz yaşında fiziksel gelişim:
- Yazı ve çizgisi ince motor yeteneğinin artmasıyla hızla ilerleyecektir.
- Dış görünümü ve davranışları konusunda rahattır.
- Kilosu ve boyuyla ilgilenir.
- Sonsuz enerjisi vardır.
Sekiz yaşında sosyal gelişim :
- Tartışır, bazen üstünlük taslar.
- Aynı zamanda sevgi dolu ve tepkilidir.
- Başkalarının fikirlerine yorumlar getirir.
- Arkadaşları arasında gruplaşmalar başlar.
- Sır saklar.
- Karşı cinse biraz hırçındır.
- Sekiz yaşında zihinsel gelişim :
- İdealisttir.
- Çeşitli projeler geliştirir; koleksiyon yapar.
- Verilen işi bitirmekten gurur duyar.
Sekiz yaşında ruhsal gelişim :
- Hemen utanır.
- Korku, kızgınlık, üzüntü gibi duyguların paylaşıldığını hisseder.
- Umudu kolay kırılır.
Her çocuk farklıdır. Belirli tavırlar, davranışlar ve vücut gelişimi her bireyde biraz değişik olacaktır. Bizleri birbirimizden ayıran işte bu farklarımızdır. Burada sunduğumuz gelişim kategorileri, çocuğunuzun bulunduğu gelişim seviyesini daha iyi değerlendirebilmeniz içindir. Çocuğunuzun bu özelliklerin hepsini taşımasını beklemeyin.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Glokom (Göz Tansiyonu)
|
 |
|
 |
|
Glokom (göz tansiyonu) hastalığı nedir?
Göz tansiyonu adıyla da bilinen glokom, göz içindeki sıvı basıncının görmeyi sağlayan göz sinirine zarar verebilecek düzeyde yüksek olmasıyla ortaya çıkan yaygın bir göz hastalığıdır. Tedavi edilmezse total görme kaybına yol açabilir.
Glokom hangi sıklıkta görülür?
Glokom tüm dünyada en sık kalıcı görme kaybı nedenidir. Kırk yaşın üzerinde yaklaşık olarak her 40 kişiden 1'inde görülür ve hastalığın ortaya çıktığı 20 kişiden 1'inde her iki gözde kalıcı görme kaybına, yani total körlüğe neden olur.
Glokom nasıl oluşur?
Normalde göziçi oluşumların beslenmesi için göz içerisinde sürekli olarak bir sıvı mevcuttur. Bu göziçi sıvı, aynı zamanda sürekli olarak bazı kanallarla göz dışına atılır. Glokom, göziçi sıvısını dışarı boşaltan bu kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle ortaya çıkar. Göziçi sıvısının yeterli boşalamamasına bağlı olarak göz içinde basınç yükselir ve yükselen göziçi basıncı da görmeyi sağlayan göz siniri hücrelerine zarar verir. Göz siniri hücreleri yükselen göziçi basıncı nedeniyle hasar görerek yavaş yavaş öldükçe çevreden merkeze doğru görme kaybı ortaya çıkar. Hücrelerin tümü öldüğü zaman kalıcı total görme kaybı oluşur.
Glokomun belirtileri nelerdir?
Glokomun en önemli özelliği sinsi seyirli olması ve hemen hiçbir belirti vermeden yavaş yavaş çevreden merkeze doğru görme kaybı yaratabilmesidir. Bazı hastalarda başağrısı, çevrede bazı bölgeleri görememe ve göz önünde renkli ışık haleleri görme gibi bazı belirtilerin erken dönemde farkedilebilmesine karşın çoğu hastada belirgin görme kaybı yaratıncaya kadar hastalığın varlığı anlaşılamaz. Bugün dünyadaki en ileri ülkelerde bile glokom hastalarının yarısından çoğu hastalığından habersiz olarak yaşamaktadır.
Glokom kimlerde daha sık görülür?
Glokom herkesde ve her yaşta görülebilir. Ancak 40 yaşın üzerinde olanlar, ailesinde glokom bulunan kişiler, şeker hastalığı, hipertansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanlar glokomun daha sık görüldüğü grupta yer alırlar. Özellikle glokom hastalığının ailesel geçişinin önemli olduğu ve ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin bu hastalığın görülmesi açısından normale göre 8 kat daha fazla risk altında olduğu göz önünde tutulmalıdır.
Hasta hangi sıklıkta kontrolden geçmelidir?
Bugün için önerilen, herkesin 40 yaşına kadar en az 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise en az 2 yılda bir glokom yönünden kontrolden geçmesidir. Hastalığın daha sık görüldüğü grupta olan ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin, şeker hastalığı, hipertansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanların ise yılda bir kez düzenli olarak kontrolden geçmesi önerilir.
Glokomda erken tanı önemlidir. Hastalık herhangi bir belirti vermediğinden ve oluşan görme kaybı geri döndürülemediğinden glokomda erken tanı çok önemlidir. Hastalık ne kadar erken tespit edilirse, görme kaybı da o derece az olacaktır.
Glokom tanısı nasıl konulur?
Glokom tanısında konunun uzmanı göz hekimi tarafından yapılan detaylı bir göz muayenesi çok önemlidir. Bu muayenede görme keskinliğinin belirlenmesinin ve rutin göz kontrollerinin yanısıra göziçi basıncının yani göz tansiyonunun ölçümü, göziçi sıvısının dışa boşaldığı kanalların yer aldığı bölgenin kontrolü ve göz sinirinin durumunun değerlendirilmesi büyük önem taşır. Gerektiği takdirde bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz yöntemleri tanıda önemli rol oynar. Göz tansiyonu 21 mmhg'ya kadar normal kabul edilir ve bunun üzerindeki değerler yüksek göz tansiyonu olarak değerlendirilir. Buna karşın göz tansiyonu tek kriter değildir ve göz tansiyonu normal ölçülen ve göz siniri hassas olan kişilerde de glokom hastalığı görülebilir. Göz tansiyonunun normalden yüksek olduğu veya normal olduğu halde göz sinirinin hasar gördüğünden şüphelenilen olgularda bilgisayarlı görme alanı ve göz siniri analiz tetkikleri göz sinirinin hasarının varlığının ve derecesinin belirlenmesinde, zaman içindeki değişimin saptanmasında önemlidir.
Glokom tedavisi nasıl yapılır?
Glokom hastalığının tanısı konulduktan sonra bugün için tedavisinde amaç göz tansiyonunu düşürerek göz sinirinin hasarını durdurmak ve görme kaybının ilerlemesini engellemektir. Bu amaçla uygulanabilecek yöntemler ilaç tedavisi, laser tedavisi ve cerrahi tedavi olarak üçe ayrılabilir. Bugün için genelde tanı sonrası ilk seçilen yöntemin ilaç tedavisi olmasına, ilaç tedavisine yeterli derecede yanıt vermeyen hastalarda laser tedavisinin ya da cerrahi tedavi yöntemlerinin uygulanmasına karşın, özellikle geç dönemde tanı konulan ya da sürekli ilaç kullanımının uygun olmadığı olgularda doğrudan laser girişimleri ya da cerrahi yöntemler de kullanılabilir. Glokomda ilaç tedavisinde son yıllarda önemli gelişmeler sağlanmış, etkili yeni ilaçlar tedavinin başarısını büyük ölçüde artırmıştır. İlaç tedavisinde önemli olan hastanın ilaçları sürekli olarak düzenli kullanmasıdır. İlaç kullandırılmayan veya ilaç tedavisine yanıt vermeyen olgularda kullanılan cerrahi yöntemler de son yıllarda giderek artan oranda başarılı olmakta, sürekli ilaç kullanım zorunluluğunu da ortadan kaldırarak etkili tedavi sağlayabilmektedir.
VKV Amerikan Hastanesi Glokom Ünitesi glokom tanı ve tedavisi açısından hangi olanaklara sahiptir?
VKV Amerikan Hastanesi Glokom Ünitesi glokom hastalığının erken tanısında ve tedavisinde en ileri olanaklara sahiptir. Ünitede, glokom taraması için başvuran kişilerin, glokom için risk grubunda yer alanların ve glokom olgularının tanı, takip ve tedavileri glokom konusunda üst ihtisas yapmış, glokom uzmanı bir göz hastalıkları doktoru tarafından gerçekleştirilmektedir. Yapılan glokom muayenelerinde görme keskinliğinin belirlenmesinin ve rutin göz kontrollerinin yanısıra göz tansiyonunun ölçümü, göziçi sıvısının dışa boşaldığı kanalların yeraldığı bölgenin kontrolü ve göz sinirinin durumunun değerlendirilmesi en gelişmiş teknikler kullanılarak yapılmaktadır. Erken tanıda, ünitede bulunan, Türkiye'de ilkler arasında yer alan ve bir dakika gibi kısa bir sürede yüksek duyarlılıkla glokomun varlığını belirleyebilen "frequency doubling teknoloji perimetre" cihazı önemli avantaj sağlamaktadır. Sarı zemin üzerinde mavi ışık görme hassasiyetini ölçme özelliğine de sahip olan bilgisayarlı görme alan cihazının, göziçi sıvısının dışa akım yollarını ve gözün renkli tabakasının değişimlerini inceleyen cihazların da yardımıyla glokom hastalarının erken tanı ve takibinde en üst standart yakalanmakta, gerekli olgularda medikal tedavinin yanısıra tüm gelişmiş laserli ve cerrahi glokom tedavileri başarıyla uygulanmaktadır.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Göbek Fıtığı
|
 |
|
 |
|
Göbek fıtığı nedir, neden oluşur?
Anne karnındayken, göbek halkasının içerisinden geçen damarlar, anne ile çocuk arasındaki bağı oluşturur ve çocuğun büyümesi için gerekli ihtiyaçları karşılarlar. Doğumla beraber bu damarlar, kendilerini saran halkadan daha hızlı büzüşerek kapanırlar. Büzüşmüş damarlar çevresinde, henüz kapanmakta olan göbek halkasının içinde oluşan boşluktan karın içindeki barsakların ya da yağın girip çıkmasıyla göbekte oluşan şişliğe "göbek fıtığı"denir. Göbekteki şişliğin içeri itilip, barsakların tekrar karın içerisine girmesi sağlandığında, parmağınızı saran açık göbek halkasını hissedebilirsiniz.
Tanı konulduktan sonra ne yapılmalı?
Çoğu göbek fıtıklarında, göbek halkası yavaş yavaş kapanacağı için herhangi bir cerrahi müdahalede bulunmaya gerek yoktur. Ancak dört yaş üstü çocuklarda yada göbek halkasının 1.5-2 cm'den geniş olduğu durumlarda kendiliğinden kapanmanın olmayacağı düşünülüp cerrahi tedavi önerilebilir. Göbek fıtığında barsakların geçtikleri halka içerisinde sıkışarak boğulmuş fıtık haline gelmeleri çok nadirdir, ancak yine de göbekte oluşan şişliğin ağrılı bir şekilde devam etmesi, kusma ve karın şişliğinin de eşlik ettiği durumlarda acil cerrahi gerekebileceği hatırda tutulmalıdır.
Ameliyat öncesi hazırlık ve ameliyat nasıl olacak?
Göbek fıtığından dolayı cerrahınız ameliyat endikasyonu verdiği takdirde, ameliyat tarihinizde, randevu saatinizden en az üç saat öncesinden çocuğunuzun hiçbir şey yememiş ve içmemiş olması gerekmektedir. Operasyondan yarım saat önce hastanemize geldiğinizde, önce deneyimli anestezistlerimiz tarafından kısa bir muayene yapılıp, size anestezi hakkında bilgi verilecektir. Bu arada çocuğunuza uygulanacak bir ilaç yardımıyla, çocuğunuz rahatlayacak ve ameliyat stresinden uzaklaşacaktır. Bu ilacın kısa bir hafıza kaybı özelliği sayesinde, ameliyattan sonra da operasyona girerken hissettiği korkuları hatırlamayacaktır. Göbek katlantısında yapılacak 1.5-2 cm'lik bir kesi ile göbek kaldırılır ve açık kalmış olan göbek halkası 2-3 dikiş konularak kapatılır.. Böylece barsakların bu açıklıktan geçerek fıtık oluşturmaları önlenmiş olur. Cilt emilebilir dikişlerle içerden kapatılır, daha sonra dikiş alınmasına gerek kalmaz.
Ameliyattan sonra neler olacak, bakımını nasıl yapacağım?
Operasyon sonrası, anesteziyi tam olarak atlatıp, kendine tam gelebilmesi için 1-2 saat derlenme odasında çocuğunuz dinlendirilecektir. Bu sırada siz de çocuğunuza eşlik edebileceksiniz. Tam kendine gelme sağlandıktan sonra hastanede kalmaya gerek kalmadan, evinize gidebileceksiniz. Ameliyattan bir saat kadar sonra, olası bir anesteziye bağlı mide bulantısını gözlemek için, önce sıvı gıdalarla beslemeye başlayabilirsiniz. Daha sonra, çocuğunuz tolere ettiği takdirde hiçbir diet sınırlamamız yoktur. İlk gün her 4-6 saatte bir vereceğiniz paracetamol ağrı kesicileri çocuğunuzun ağrısını dindirmekte yeterli olacaktır, sıklıkla ikinci günden itibaren ağrı kesiciye gerek kalmaz. Operasyondan 5 gün sonra, pansumanınız görülünceye kadar yapacağınız tek şey, pansumanınızı temiz ve kuru tutmaktan ibarettir. Doktorunuz yaranın durumunu gördükten sonra banyonuzu yapabilirsiniz. Küçük bebeklerde herhangi bir aktivite sınırlaması yoktur ancak büyük çocuklarda iki hafta ciddi spor karşılaşmalarından kaçmaları önerilir.
Ne zaman doktorumu aramalıyım?
Operasyondan sonra hafif ateş olabilir ancak paracetamole rağmen düşmeyen yüksek ateş; ameliyat bölgesinden aktif kanama, şişlik, kızarıklık, nefes almada güçlük durumlarında doktorunuzu aramanız gerekmektedir.
Kesinlikle unutmamak gerekir ki, her çocuk kendisine özgüdür ve sizin çocuğunuzun durumu burada yazan genel bilgilerle farklılık gösterebilir. Her zaman çocuğunuzun durumu hakkında doktorunuzdan ayrıntılı bilgi isteyiniz.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Göz Kusurlarının Lazer İle Düzeltilmesi
|
 |
|
 |
|
Göz Anatomisi
Gözün görme yeteneğinin ortaya çıkmasında göz küresini oluşturan yapılar farklı roller oynar. Aşağıdaki grafikte göz küresini oluşturan yapılar gösterilmektedir.
Herhangi bir cisme baktığımızda, o cisimden gelen ışınlar kornea, lens ve vitreus tabakalarında kırılıma uğrayarak retina tabakasının merkezindeki maküla bölgesine düşer. Görüntünün net ve keskin olabilmesi için tüm ışınların retinanın önünde ya da arkasında değil tam üzerinde odaklanması gereklidir. Cismin retinada oluşan görüntüsü başaşağı pozisyondadır. Retina tabakasında, oluşan görüntü elektrik uyarılarına çevirilerek optik sinir aracılığıyla beyine iletilir. Beyinde, iletilen elektrik uyarıları algılanarak görme fonksiyonu ortaya çıkar. Cismin beyinde oluşan görüntüsü normaldeki düz pozisyonuna döndürülmüş durumdadır.
Göz küresini bir fotoğraf makinesi gibi düşünebiliriz. Bir fotoğraf makinesinde görüntünün oluşabilmesi için merceğe ve filme ihtiyaç olduğu gibi göz küresinde de ışığı kırmak ve odaklamak için bir merceğe (kornea, lens, vitreus), ve görüntünün üzerine odaklanması için de bir filme (retina) ihtiyaç vardır. Bu bölümlerden herhangi biri bozuksa sonuçta bulanık bir fotoğraf elde edilir. Fotoğraf makinesindeki filmin görevini üstlenen retinaya düşen görüntüler beyinde yapılan film banyosu sonucu görebileceğimiz hale gelir. Maküla retinanın merkezinde bulunan en hassas bölgesidir. Gözümüzü doğrulttuğumuz esas nesnenin görüntüsü makülaya düşer.
Kırma Kusurları
Miyopi: Miyopide esas olarak uzağı net görememe söz konusudur. Buna karşın yakındaki cisimler genellikle iyi görülür.
Miyopi, baktığımız cisimden gelen ışınların retinanın tam üzerinde değil önünde odaklanması sonucu oluşur. Sonuçta, retinada baktığımız uzaktaki cismin bulanık bir görüntüsü oluşur. Toplumun ortalama yüzde 30'unda bulunan bir kırma kusurudur. Göz küresinin ön-arka uzunluğunun normalden daha uzun olması ya da gelen ışınların kornea, lens ve vitreusta normalden fazla kırılması sonucu ortaya çıkabilir. Bir gözün miyopi derecesi ne kadar yüksekse net görebilme uzaklığı da o kadar düşüktür. Yani, yüksek miyop bir göz gözlüksüz ancak çok yakından net görebilir.
Yaş ilerledikçe miyopinin bir miktar gerileyebilmesi mümkün olmakla birlikte yaygın kanının aksine miyopiden zamanla tamamen kurtulmak ve uzağı gözlüksüz net görebilmek beklenen bir durum değildir. Buna karşın özellikle düşük dereceli miyopiye sahip bazı kişiler 45 yaş üzerinde okuma gözlüğü kullanmaktan kurtulabilir ve sadece uzak için gözlük kullanmaya devam ederken yaşıtlarından farklı olarak gözlüksüz okuyabilme avantajına sahip olabilirler.
Hipermetropi : Hipermetropide esas olarak yakını görememe söz konusudur. Ancak yaygın kanının aksine hipermetropide uzak görme de tamamen normal değildir. Hipermetroplar küçük yaşlarda uzağı görmede zorluk çekmeseler de (hipermetropinin derecesi çok yüksek değilse), yaşın ilerlemesiyle birlikte uzağı da net görmekte zorlanmaya başlarlar.
Hipermetropi, baktığımız cisimden gelen ışınların retinanın tam üzerinde değil arkasında odaklanması sonucu oluşur. Sonuçta, retinada cismin bulanık bir görüntüsü oluşur. Toplumun ortalama yüzde 25'inde görülen bir kırma kusurudur. Göz küresinin ön-arka uzunluğunun normalden daha kısa olması ya da gelen ışınların kornea, lens ve vitreusta normalden az kırılması sonucu ortaya çıkabilir.
Çocukların büyük kısmında doğuşta hipermetropi vardır. Büyümeyle birlikte göz küresinin de ön-arka uzunluğunun artmasıyla birlikte genellikle bu hipermetropi de geriler.
Astigmatizm : Astigmatizm uzak ve yakın görmede bulanıklığa yol açar; düzenli (basit, bileşik, karışık) ve düzensiz tipleri mevcuttur. Düzenli astigmatizm göze gelen ışınların retinanın tam üzerinde bir noktada değil retinanın önünde ya da arkasında birden fazla noktada odaklanması sonucu oluşur. Astigmatizm en sık görülen kırma kusurudur ve gözlerin büyük bir çoğunluğunda değişen derecelerde bulunur. Kornea yüzeyinin tam küresel şekilli olmaması, bir eksende diğerinden daha farklı eğimde olması durumundan kaynaklanır. Sonuçta, retina üzerinde oluşan görüntü simetrik değildir, şekil bozukluğu vardır. Astigmatizm miyoplarda ve hipermetroplarda bulunabilir.
Astigmatik Göz : Düşük dereceli astigmatizmi olanlar kırma kusurunun farkında olmayabilir ya da hafif bulanık görme şikayeti tarifleyebilir. Daha yüksek derecede astigmatizmi olanlarda ise başağrısı, bulanık görme ve şekilleri bozuk görme sıklıkla karşılaşılabilen şikayetlerdir.
Presbiyopi (yaşa bağlı okuma güçlüğü) : Yaşın ilerlemesiyle birlikte göz küresinin içinde bulunan göz merceğinin yakın cisimlere odaklanabilme yeteneği giderek zayıflar. Bu yakına odaklanamama ve dolayısıyla yakını görememe problemi genellikle 40 yaşın üzerinde belirgin hale gelir. Presbiyopi olarak adlandırılan ve yaşa bağlı olarak normalde her gözde oluşması beklenen bu kırma kusuru düşük miyopisi olanlar dışında her göz için yakın gözlüğü ya da okuma gözlüğü kullanımını gerektirir.
Gözümde hangi kırma kusuru var?
Gözlük reçetenize baktığınızda her iki gözünüz için de üç ana sütunda yer alan sferik (Sph.), silindirik (Cyl.) ve aks (Axis) değerlerini görürsünüz. Sferik (Sph.) bölümde yer alan değerin önünde - işaretini görürseniz miyopiniz, + işaretini görürseniz hipermetropiniz var demektir. Silindir (Cyl.) bölümünde herhangi bir değer görmeniz ise astigmatizminiz olduğunu gösterir. Aks bölümündeki değer astigmatizminizin açısını gösterir.
Lazer ile Kırma Kusuru Düzeltme Yöntemleri
Lasik
Lasik bugün için dünyada en yaygın olarak kullanılan lazer ile kırma kusuru düzeltme yöntemidir. Yöntemde mikrokeratom adı verilen otomatik bir cihazla gözün saydam kornea dokusunun yüzeyinden ince bir tabaka kaldırılır. Altında bulunan dokuya miyopi, hipermetropi veya astigmatizmin kalıcı olarak ortadan kaldırılması amacıyla excimer lazer uygulanır. Kaldırılan tabaka lazer uygulaması sonrası yerine konulur ve kendiliğinden yapışır.
Kornea yüzeyinden ince bir tabaka kaldırılır. Excimer lazer ile görme kusuru düzeltilir.
Kaldırılan tabaka yerine yerleştirilir.
Lasik işlemi her iki gözde gerçekleştirildiği takdirde toplam 10 - 15 dakika sürer. İşlem öncesi gözü uyuşturmak için birkaç defa anestetik damla damlatılır. Damlanın sağladığı uyuşturucu etki nedeniyle işlem sırasında gözde bir basınç hissi duyulabilmekle birlikte ağrı hissedilmez. İşlemden hemen sonra olguların büyük kısmı bulanık görme ve gözde yabancı cisim hissi tarifler. Olguların hemen tamamında işlemin ertesi sabahında gözlerde herhangi bir şikayetin kalmadığı, görmenin de gözlüksüz veya lenssiz iyi düzeyde olduğu görülür.
PRK :
PRK yönteminde lasik'ten farklı olarak keratom kullanılmaz ve gözün saydam kornea dokusunun yüzeyinden lasik'te olduğundan daha ince bir tabaka kaldırıldıktan sonra excimer lazer ile miyopi, hipermetropi ya da astigmatizm düzeltilir. Yöntemde kaldırılan ince tabaka tekrar yerine konulmaz. Lasik'te olduğu gibi işlem öncesinde anestetik damla damlatılır ve işlem sırasında ağrı hissedilmez.
PRK sonrası olgularda gözde yabancı cisim hissi ve yanma, batma şikayetleri lasik'ten daha fazla ve daha uzun sürelidir. Ayrıca görme keskinliğinin normale dönmesi de lasik'ten daha uzun zaman alır. Görmenin PRK sonrası istenilen düzeye gelmesi bir ya da birkaç hafta sürebilir.
PRK uygulanan bazı gözlerde işlem sonrası değişen derecelerde geçici kornea bulanıklığı gelişebilir. Düşük dereceli kırma kusuru olan gözlerde genellikle görmeyi etkilemeyecek derecede olan bu kornea bulanıklığı genellikle en geç 6 ayda kaybolur. Yüksek dereceli kırma kusuru olan gözlerde ve yara iyileşmesinin normalden daha kuvvetli olduğu kişilerde ise bazen oluşan kornea bulanıklığı daha belirgin ve daha uzun süreli olabilir.
Lasik, PRK'dan daha yeni bir yöntemdir ve tipik olarak işlem sonrası görmenin normal düzeyine ulaşması lasik'te çok daha hızlıdır. İşlem sonrası olguların rahatlığı ve yanma, batma, ağrı gibi şikayetlerin daha az olması yönlerinden de lasik daha avantajlıdır.
PRK ve lasik her türlü kırma kusurunun düzeltilmesinde kullanılabilmekle birlikte özellikle - 6. 0 derece ve üzerindeki miyopların tedavisinde korneada bulanıklık oluşma riskinin düşük olması nedeniyle lasik daha avantajlıdır. PRK'nın lasik'e göre avantajları arasında ise mikrokeratom kullanımına gereksinim olmaması ve özellikle de normalden ince kornealarda daha güvenle kullanılabilmesi sayılabilir.
Lasek :
Lasek, PRK yöntemine çok benzemekle birlikte en önemli farklılık PRK'da olduğunun aksine kaldırılan ince tabakanın excimer lazer ile kırma kusurunun düzeltilmesi sonrası lasik'te olduğu gibi tekrar yerine konulmasıdır. Bir başka farklılık ise lasek'te lazer uygulaması öncesi kornea yüzeyindeki ince tabakanın kaldırılma yöntemidir. PRK'da tabaka özel bir bıçak yardımıyla kaldırılırken lasek'te tabaka önce konsantrasyonu düşük alkol solüsyonuyla zayıflatılmakta daha sonra bıçak kullanılmadan yüzeyden sıyrılmaktadır. lasek'te lazer işlemi sonrası yerine konulan ince yüzeyel tabakanın iyi yerleşmesi için genellikle birkaç gün koruyucu kontakt lens kullanmak gerekir.
PRK'da olduğu gibi lasek'te de işlem sonrası gözlerde yabancı cisim hissi belirgindir ve görme bulanıklığı birkaç gün ila birkaç hafta sürebilir. Bu süre sonunda istenilen görme kalitesine ve rahatlığına ulaşılır. Özellikle normalden ince korneası bulunanlarda seçilen bir yöntemdir.
EPİ-Lasik : Epi-lasik kırma kusurlarının düzeltilmesi için en son geliştirilen yöntemdir. Yöntem lasek ile büyük benzerlik taşımakla birlikte korneanın ince yüzey tabakasının ayrılması alkol uygulaması yerine epikeratom adı verilen bir cihazla gerçekleştirilir. Alkol kullanılmadığı için işlemden sonra olgu rahatlığı ve iyileşme hızı daha yüksektir. Epi-lasik yöntemi de PRK ve lasek gibi özellikle normalden ince korneası bulunanlarda daha güvenle kullanılabilen bir tekniktir.
Lasik
Kimler lasik için adaydır?
Lasik yöntemiyle miyopi, hipermetropi ve astigmatizm kalıcı olarak ortadan kaldırılabildiğinden gözlüğe veya kontakt lense bağımlı olmak istemeyen tüm kişiler işlem için adaydır. Yaş için üst sınır bulunmamakla birlikte 18 yaşın üstünde olmak gereklidir.
Lasik için aday olabilecekler arasında,
- 12.0 dereceye kadar miyopisi, + 9.0 dereceye kadar hipermetropisi ve 6.0 dereceye kadar astigmatizmi olanlar
- Gözlük ya da kontakt lens numarası 1 yıldır 0.25 dereceden fazla değişmemiş olanlar
- Gözlük ya da kontakt lens kullanmak istemeyen ya da kullanamayanlar
- Kontakt lens ya da gözlük kullanmanın iş hayatını ya da özel hayatını olumsuz etkilediği kişiler sayılabilir.
Lasik için iyi bir aday olup olunmadığı ise ancak göz doktorunuz tarafından yapılacak detaylı bir göz muayenesinden sonra belirlenebilir.
Kimler lasik için uygun değildir?
Keratokonusu ya da anormal kornea topografisi olanlar, korneası normalden belirgin derecede ince olanlar, ileri derecede romatizmal hastalığı ve yara iyileşmesi problemi olanlar lasik için uygun değildir. Hamileler ve bebek emzirenlere de lasik işlemi uygulanmaz. Gözlük ya da lens numaraları değişmekte olanlarda kırma kusuru derecesi sabit hale gelinceye kadar beklenmesi ve daha sonra lasik yöntemi uygulanması gereklidir.
Lasik öncesi dönem için bilmeniz gerekenler
Kontakt lens kullanımı kornea tabakasının şeklini ve dolayısıyla lasik öncesi ölçümlerin sonuçlarını etkileyebileceğinden yumuşak kontakt lensler lasik öncesi yapılacak olan muayeneden en az bir hafta önce, sert kontakt lensler ise en az üç hafta önce çıkarılmalı ve muayeneye kadar kullanılmamalıdır.
Lasik öncesi muayenede gözbebekleri damla ile büyütüleceğinden ve muayene sonrası 3 - 4 saat süreyle görme damlalar nedeniyle bulanık olabileceğinden hastaneye otomobil kullanarak gelinmemesi, otomobil ile gelinirse dönüş için eşlik edebilecek birinin refakatçi olarak bulunması yararlı olacaktır. Aynı şekilde lasik işlemi için gelinirken de dönüş için eşlik edebilecek bir refakatçi ile birlikte gelinmesi uygun olacaktır.
Lasik işleminin yapılacağı gün hastaneye gelirken hanımların göz makyajı yapmaması önemlidir.
Lasik işlemi konusunda bilmeniz gerekenler
Lasik işlemi öncesi göze öncelikle birkaç defa damla damlatılır ve bu damlaların yardımı ile gözler uyuşturulur. Dolayısıyla lasik sırasında herhangi bir ağrı hissedilmez, sadece göz üzerinde bir miktar basınç hissedilebilir.
İşlem sırasında excimer lazer cihazına ait özel bir koltukta yatılır ve cihazın içerisinde yanıp sönmekte olan ışığa bakılması istenir. Bu sırada göze yerleştirilen özel bir cihazla gözün açık kalması sağlandığından tek yapılacak şey işlem boyunca rahat olmak, gözleri mümkün olduğu kadar oynatmamak ve yanıp sönen ışıktan ayırmamaktır. lasik işlemi sırasında herhangi bir ağrı duyulmadığından ve işlem saniyeler içinde tamamlandığından belirtilen şekilde durmak pratikte zor değildir. Ayrıca excimer lazerde bulunan özel 3 boyutlu aktif izleme sistemi göze kilitlendiğinden ve göz hareketleri sürekli takip edilerek lazer uygulaması yapılabildiğinden işlem sırasında olabilecek göz hareketleri işlemin başarısını etkilemez.
Lasik işlemi sonrası 10 dakika süreyle gözlerin kapalı tutulması istenir. Bu sürenin sonunda yapılan göz kontrolü sonrası gözler açık olarak eve dönülebilir. İşlem sonrasında gözde ağrıyı ortadan kaldırmak, rahatlık sağlamak ve enfeksiyonu önlemek için gereken damlalar reçete edilir ve bu damlaların nasıl kullanılacağı belirtilir.
Lasik sonrası dönem için bilmeniz gerekenler
lasik işleminden hemen sonra görme bir miktar bulanıktır. Ertesi gün görme keskinliğinin büyük ölçüde normale dönmesine karşın ilk birkaç gün içinde netleşip bulanıklaşma şeklinde görmede dalgalanmalar görülmesi normaldir.
İlk birkaç gün ışık hassasiyeti nedeniyle güneş gözlükleri takmak gerekebilir.
Lasik sonrası erken dönemde gözlerde kuruluk hissedilmesi doğaldır. Kullanılması önerilen suni gözyaşı damlaları bu kuruluk hissini büyük ölçüde ortadan kaldırsa da birkaç hafta süreyle ara ara kuruluk hissedilmesi beklenen bir belirtidir.
İşlem sonrası görme iyi olsa da gözlerin tamamen normal hale gelmesi birkaç hafta sürer. Erken dönemde yapılması ve dikkat edilmesi gerekenler aşağıda belirtilmiştir:
- Ertesi güne kadar duş almayın ya da saçınızı yıkamayın.
- İki gün boyunca egzersiz yapmayın. Spora başladıktan sonra da bir ay boyunca kontakt sporlardan kaçının.
- Bir hafta boyunca gözlerinizi kaşımayın ve ovalamayın.
- Bir hafta boyunca gözünüzün içine musluk suyu temas ettirmeyin.
- On gün boyunca yüzmeye gitmeyin.
- Bir hafta boyunca makyaj yapmayın. 10 gün boyunca saç boyası ya da perma yaptırmayın.
- Bir hafta boyunca gözünüze sabun kaçırmamaya dikkat edin. Aynı şekilde göz içine saç spreyi ya da parfüm gelmemesine dikkat edin.
Lasik ne ölçüde güvenlidir?
Genel olarak değerlendirildiğinde lasik çok güvenli bir işlemdir. Çok nadir olmakla birlikte işlem sırasında problem olduğu hissedildiği durumda işlem durdurulabilir ve daha ilerideki bir tarihte tekrarlanabilir. Yara iyileşmesi ya da enfeksiyon ile ilgili olabilecek problemler ise yine çok nadir olarak görülebilir ve genellikle tıbbi tedaviyle düzelir.
Lasik işleminin riskleri ve komplikasyonları nelerdir?
Lasik işleminin minimal riskleri arasında bir miktar kırma kusurunun kalması, çok nadir komplikasyonları arasında ise (1/1000'den daha düşük olasılıkla) enfeksiyon sayılabilir. Ek olarak işlem sonrası geçici şikayetler söz konusu olabilir. Kuruluk hissi, kamaşma, ışık kaynakları etrafında hale görme, ışığa hassasiyet, puslu görme gibi sorunlar yaşanabilir. Hastaların büyük çoğunluğu lasik'ten hemen sonra kuruluk ve gün içinde görmede değişiklik şeklinde dalgalanmalar hissetseler de bu şikayetler genellikle bir ay içinde kaybolur. Az görülmekle birlikte bazen hedeflenen düzeltme tam gerçekleşmeyebilir ve işlemin tekrarı gerekebilir.
Kişiye Özel Lasik
Kişiye Özel Lasik nedir?
Her göz kendisine özgü ve bir diğer gözden farklı görme özelliklerine sahiptir. Kişiye özel lasik tedavisi, her gözün kendisine özgü olan görme kusurunun mümkün olan en hassas şekilde belirlenmesi ve düzeltilmesi amaçlanarak geliştirilmiş bir yöntemdir. Yöntemde görme kusurunun niteliği klasik gözlük muayenesiyle değil wavefront analiz cihazıyla belirlenir. Wavefront analiz cihazı, güçlü teleskoplarda görüntü kalitesinin netleştirilmesi amacıyla geliştirilen dijital teknolojiye dayanarak kırma kusurunu klasik gözlük muayenesinden 25 kez daha hassas ve güvenilir şekilde ölçme yeteneğine sahiptir. Cihaz aracılığıyla elde edilen ölçüm gözün 3 boyutlu bir görme haritasını vermekte ve parmak izi gibi ölçülen göze özel olmaktadır.
Kişiye özel lasik'te, wavefront analiz cihazından sağlanan göze özel görme kusuru verileri lazerin bilgisayarına aktarılır ve tüm görme kusurları lazerle düzeltilir. Yöntemde, var olan görme kusurunun tamamı yüksek hassasiyetle ve göze özel olarak belirlendiği ve düzeltildiği için gözlük ya da lensle elde edilebileceğinden daha yüksek kalitede bir görme keskinliği hedeflenir.
WaveScan TM Wavefront Analiz Cihazı
Kişiye özel lasik yönteminde wavefront analiz cihazıyla elde edilen görme kusuru verileri lazere aktarıldıktan sonra yapılan lasik işleminin standart lasik işleminden farkı yoktur. Yani standart lasik yöntemi ile kişiye özel lasik yöntemi arasındaki esas fark gözün görme kusurunun belirleniş şeklidir.
Standart lasik işlemi için uygun olanlara istenildiği takdirde kişiye özel lasik işlemi de uygulanabilir.
Kişiye Özel Lasik sonuçları
VKV Amerikan Hastanesi'nde bulunan VISX lazer kullanılarak yapılan geniş kapsamlı Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) çalışmasında bugüne kadar excimer lazerle kırma kusurlarının düzeltilmesiyle ilgili FDA çalışmalarında görülen en başarılı sonuçlar elde edilmiştir. İşlemden 1 yıl sonra yapılan muayenede, gözlük veya lens kullanmaksızın,
Olguların yüzde 98'inin 10/10 ya da daha iyi,
Olguların yüzde 70'inin 10/10'dan daha iyi
görme keskinliğine sahip olduğu belirlenmiştir.
Sonuçlar, kişiye özel lasik tedavisiyle olguların büyük çoğunluğunun işlem öncesi gözlük veya lensle olduğundan daha iyi bir görme keskinliğine kavuştuklarını göstermektedir. Ayrıca işlem sonrası gece görme kalitesinden yüksek derecede memnun olma oranı işlem öncesi gözlük veya lensle olduğundan 4 kat daha fazladır.
Kişiye Özel Lasik yönteminin avantajları
Standart lasik tedavisi başarısı ve güvenilirliği kanıtlanmış, tüm dünya ülkelerinde milyonlarca kişide gerçekleştirilmiş olan bir yöntemdir. Standart lasik tedavisinin başarı oranlarını daha da yükseltmek, gözlük ve lensden de daha kaliteli bir görme sağlayabilmek için son yıllarda geliştirilen kişiye özel lasik tedavisinin standart lasik tedavisi ile karşılaştırıldığında avantajları arasında,
Daha yüksek oranda 10/10 görme keskinliği sağlayabilme,
Daha yüksek oranda 10/10'dan daha iyi görme keskinliği sağlayabilme,
Daha yüksek oranda görme kalitesinde artma sağlayabilme,
Daha kaliteli gece görme ve daha düşük oranda ışık rahatsızlığı oluşturma
sayılabilir.
Sıkça Sorulan Sorular
VKV Amerikan Hastanesi'nde hangi excimer lazer kullanılmaktadır, neden?
VKV Amerikan Hastanesi'nde , excimer lazerler arasında sahip olduğu pay açısından dünya lideri olan, ABD, Japonya ve dünya genelinde bugüne kadar en çok lasik işleminin (6 milyonun üzerinde) başarıyla gerçekleştirildiği VISX firmasının son jenerasyon lazeri kullanılmaktadır. Cihaz, değişken spot büyüklüğü ve üstün teknik özellikleriyle çok düzgün bir tedavi yüzeyi oluşturabilmekte, gözün renkli iris tabakasının detaylarını tanıyarak yanılma olasılığı olmaksızın kişiye özel tedavi gerçekleştirebilmekte, gelişmiş 3 boyutlu kızılötesi göz takip sistemiyle lazer işlemi sırasında olabilecek göz hareketlerinin işlemin başarısını etkilememesini sağlayabilmektedir. Lazer, standart ve kişiye özel lasik uygulamalarında başarısı ve güvenilirliği Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) onayına sahip olan dünyadaki çok az sayıdaki cihaz arasında yer almaktadır. Güvenilirliğinin önemli bir göstergesi, dünyada 8000'in üzerinde Göz Hastalıkları Uzmanı doktorun görme kusurlarının VISX lazerlerle düzeltilmiş olmasıdır.
Hangi yöntemin benim için en uygun olduğuna nasıl karar verebilirim?
İlk değerlendirmeniz yapıldıktan sonra sizinle gözünüze uygun olabilecek tüm yöntemler tartışılacak ve en uygun yöntem size önerilecektir (bazı durumlarda hiçbir yöntemin uygun olmadığı da söylenebilecektir). Amerikan Hastanesi'nde, kırma kusurlarının düzeltilmesinde bugün için dünyada kullanılan tüm yöntemlerin uygulanabilmesi, sizin için bütün seçenekleri değerlendirebilme bizim için ise size en uygun yöntemi seçebilme fırsatını sağlayacaktır.
Lasik öncesi muayenede neler yapılır?
lasik öncesi muayenede, lazer ile kırma kusurlarının düzeltilmesi konusunda deneyimli bir göz hekimi tarafından yapılacak olan detaylı değerlendirmenin kapsamında yer alan ölçümler arasında,
Detaylı kırma kusuru muayenesi: Göz bebekleri büyütülmeden önce ve büyütüldükten sonra çeşitli yöntemler kullanılarak gözde var olan kırma kusurunun derecesinin hassas olarak belirlenmesi.
Biyomikroskopik göz muayenesi: Gözün kapaklarının, kornea tabakasının ve ön bölümünün lasik işlemi için uygun olup olmadığının belirlenmesi, göz yaşı miktarının ve fonksiyonlarının değerlendirilmesi, retina tabakasının incelenerek lasik işlemi için uygunluğunun saptanması ve göz bebeği büyüklüğünün ölçülmesi.
"Pentacam" taraması: Yeni geliştirilen "Pentacam" cihazı kullanılarak gözün kornea tabakasının şeklinin, haritasının, ve kalınlığının 3 boyutlu analizi.
"Wavescan" taraması: Güçlü teleskoplarda görüntü kalitesinin netleştirilmesi amacıyla geliştirilen dijital teknolojiye dayanarak gözün kırma kusurlarının klasik gözlük muayenesinden 25 kez daha hassas ve güvenilir şekilde ölçülmesi.
sayılabilir.
Yukarıda belirtilen tüm değerlendirmeler sonrası doktorunuz elde edilen verileri ve özgeçmişinizi değerlendirerek lazer işlemi için uygun olup olmadığınızı, uygunsanız sizin için en başarılı yöntemin hangisi olabileceğini belirler ve sorularınızı yanıtlar.
Lasik yöntemi ağrılı mıdır?
İşlem öncesi kullanılan anestetik damlalar gözü uyuşturur ve lasik sırasında ağrı hissedilmez. lasik sonrası birkaç saat gözlerde yanma, batma, yabancı cisim hissi sıklıkla hissedilebilir. Ancak genellikle kısa bir süre uyku sonrası tüm rahatsızlıklar geçer.
Lazer işlemi sırasında gözümü oynatırsam ne olur?
İşlem gerçekleştirilirken sürekli olarak lazer cihazının içinde yanıp sönen ışığa bakmak lazerin gözün tam merkezine uygulanması yönünden önemlidir. Ancak, kullandığımız lazerde bulunan gelişmiş 3 boyutlu aktif göz izleme cihazının lasik sırasında göze kilitlenmesi ve lazer uygulamasının göz hareketlerinin sürekli takip edilerek yapılabilmesi nedeniyle, lasik sırasında olabilecek göz hareketleri işlemin başarısını etkilemez.
Ne zaman işime geri dönebilirim?
İşlemden bir ya da iki gün sonra işinize rahatlıkla geri dönebilirsiniz. Ancak özellikle birinci gün, gün içinde görmede dalgalanmalar olması, görmenin ara ara hafif bulanıklaşıp netleşmesi normaldir.
Ne zaman tekrar otomobil kullanmaya başlayabilirim?
Lasik işleminin ertesi günü görmenizde gün içinde değişimler olabileceğinden otomobil kullanmak zor olabilir. Bununla birlikte işlemin ertesi günü bazı kişiler otomobil kullanabilmektedir. Genel olarak hemen herkes işlemden iki gün sonra rahatlıkla otomobil kullanabilir.
Lasik sonrası ne zaman uçağa binebilirim?
lasik işleminden hemen sonra dahi güvenle uçağa binebilirsiniz. Ancak gözlerinizde normale göre daha fazla kuruma oluşabileceğinden suni göz yaşı damlaları kullanmanız gerekebilir.
Lasik gözde katarakt oluşturur mu, ileride katarakt tedavisine engel olur mu?
Lasik gözde katarakt oluşumuna neden olmaz ve katarakt tedavisine olduğu gibi ileride göze yapılması gerekebilecek diğer tedavilere de engel olmaz.
Gelecekte tekrar lazer tedavisine ihtiyacım olabilir mi ve gerekirse tekrar lazer tedavisi yaptırmak mümkün müdür?
Gelecekte tekrar lazer tedavisine ihtiyacınız olma olasılığı çok düşüktür, ancak küçük olasılık da olsa göz numaranızın düzeltilmesi için gerektiği takdirde göze tekrar lazer tedavisi yapılması mümkündür
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Grip
|
 |
|
 |
|
Gribin Belirtileri Nelerdir?
Grip, grip virüsü tarafından oluşturulan bir hastalıktır. Gribe ait belirtiler birden ortaya çıkar. Bunlar, baş ağrısı, titreme ve öksürüktür. Bu bulgulara çok kısa sürede ateş, iştahsızlık, kas ağrıları ve yorgunluk eklenir. Bazen, özellikle çocuklarda mide bulantısı, kusma ve ishal bu bulgulara eşlik edebilir.
Gribe yakalanan bir kişinin bulaştırıcı olduğu süre nedir?
Bulaştırıcılık veya enfeksiyon dönemi, bulguların başlangıcından itibaren erişkinlerde 3-5, çocuklarda 7 gündür.
Grip mevsimi ne zaman başlar?
Sonbaharda başlayıp Kasım - Aralık aylarında artış gösterir, Nisan –Mayıs’a kadar devam eder.
Neden grip " kış hastalığı"dır?
Aslında grip mevsimlere bağlı değildir ve her mevsimde ortaya çıkar. Gribin neden kış aylarında sık görüldüğü tam olarak bilinmemektedir. İnsanların kışın kapalı mekanlarda toplu halde daha sık bulunmaları; içerideki havanın kuru olmasının virüsün daha uzun süre yaşamasına neden olması açıklayıcı faktörler olabilir.
Gripten korunmak mümkün mü?
Elleri yıkamak, belli bir ölçüde enfeksiyon riskini azaltsa da etkin olarak bilinen tek korunma yöntemi, grip mevsimi başlamadan, 2 hafta önce uygulanması gereken grip aşısıdır.
Grip olunca ne yapılmalı?
Birçok insan için 5-7 gün istirahat ve bol sıvı alımı yeterli olmaktadır. Yeni çıkan bazı ilaçlar, ilk bulguların başlamasından sonraki 48 saat içerisinde alındığında, grip belirtilerini 1-1.5 günde sınırlamaktadır.
Gribin kaç tipi vardır?
A tipi ve B tipi olarak 2 ayrı tipi vardır. A tipinde, daha ciddi nitelikli enfeksiyonlar; yaşlılar ve kronik hastalığı olan kişilerde ölümcül olabilecek akciğer enfeksiyonları görülebilir.
Grip nasıl bulaşır?
Grip virüsü, insandan insana çok kolaylıkla, tükürük damlacıkları ile öksürük ve hapşırık ile bulaşır. Özellikle kapalı ortamlar, bulaşma için uygun mekanlardır. Ayrıca, grip olan kişinin tuttuğu kapı kolu, telefon ahizesi ile de bulaşabilir. Uçak yolculukları ile virüs bir ülkeden diğerine ve kolaylıkla bulaşmaktadır.
Etkili olan virüs nasıl belirlenmektedir?
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) her yıl Şubat ayında, bir önceki yılın en sık görülen virüs tiplerini belirleyerek, o yıl sonbaharında kullanılacak aşının bileşimini saptar.
Reye sendromu nedir?
Reye sendromu, grip veya kızamık virüsü ile enfekte olmuş çocuklarda, aspirin alımı sonrası gelişen nadir bir komplikasyondur. Özellikle karaciğer ile merkezi sinir sistemini etkileyerek ölüme neden olabilir. Bu nedenle, gripte aspirin kullanılmamaktadır.
Grip aşısının bileşimi nedir? Nasıl üretilir?
Grip aşısı, öldürülmüş ve saflaştırılmış grip virüslerinden oluşur. Grip aşısındaki bu virüsler tavuk embriyolarında üretilir. Daha sonra virüs, yumurtadan çıkartılıp inaktive edilerek aşıda kullanılacak bölümlere ayrılır.
Aşı nasıl korur?
Aşı yapıldıktan sonra, bağışıklık sistemimiz aşıdaki inaktif virüse karşı antikorlar oluşturur. Daha sonra, aktif virüs ile karşılaşıldığında, önceden oluşmuş antikorlar enfeksiyonu önler veya ağır hastalık riskini azaltır.
Kimler aşı olmalı?
- Kronik kalp ve akciğer hastalığı olan çocuk ve erişkinler
- Bakımevi, huzurevinde kalan yaşlılar
- 65 yaşın üzerindeki herkes
- Şeker hastalığı, kanser, bağışıklık sisteminde bozukluk veya böbrek yetmezliği olanlar
- Uzun süreli aspirin tedavisi görmesi gereken çocuk ve erişkinler
- AIDS hastaları
- Yukarıdaki grup hastalara grip bulaştırma olasılığı olan herkes (hastane, bakımevi personeli, aile bireyleri)
Neden her yıl aşı yapılmalı?
Üretilmiş antikor miktarı aşı yapıldıktan bir süre sonra azalır ve bir sonraki yıl için etkin koruma sağlayacak antikor kalmaz. Antikorların ortalama ömrü, 4-6 aydır. Ayrıca, virüsler her sene genetik olarak kendilerini değiştirdiklerinden, bir önceki yılın aşısı sonraki yıl yeterince koruyucu özellik taşımamaktadır.
Ne zaman aşı olmalı?
Ekim-Mayıs arası aşı yapılabilmektedir. Ekim-Kasım aylarında grip aşısını yaptırarak enfeksiyondan korunmak mümkündür. Grip geçirilmiş olsa bile, grip aşısını yaptırmak mevsim süresince oluşabilecek diğer enfeksiyonlardan korunmak için önemlidir. Grip aşısının etkinliği, yapıldıktan 15 gün sonra başladığından, bu süre içinde enfekte olunabilir. Aşı olunmasına rağmen, özellikle yaşlı kişiler grip olabilirler. Ancak bu kişilerde hastalık hafif seyreder, ölümcül komplikasyonlara yol açmaz.
Grip salgını nedir?
Yüzyılda 3-4 kez A tipi virüsünün genetik yapısı tamamen değişerek yeni bir virüs tipi ortaya çıkar. Virüs tipi farklı olduğundan, bağışıklık sistemi bu virüsü tanıyamaz ve önemli komplikasyonlar ortaya çıkar. Böyle bir durumda virüsün hızla dünyaya yayılarak "pandemi " adı verilen salgına neden olur.
20. yüzyılda üç pandemi ortaya çıkmıştır: 1918-1919, 1957-1958 ve 1968-1969 tarihlerinde. Böyle bir salgını ne zaman oluşacağı tam olarak bilinmemekle birlikte, ortalama 25 yılda bir ortaya çıktığı saptanmıştır. Son grip salgını 31 yıl önce görülmüştür.
Son Güncelleme Tarihi:
14.09.2008 14:46:00
|
|
|
Grip
|
|
| | | | | | | | | | |